Cumhuriyet, Seyirci Olmayan Katılımcı Yurttaşlar Rejimidir!

Sevgili seyirci…

Evet, sana diyorum. Çekirdeği bırak, arkana da yaslanma, gel biraz katılımcı olalım.

Kabul edelim, hazıra çok fena alıştık.

Önümüze bir tabak konuyor; “Bu neyin nesi, içinde ne var?” diye sormak yok. Pişmiş balık önümüze geldikçe, “Aman ne güzel, bedava ikram” deyip afiyetle yumuluyoruz. Yahu, bu devirde kimse kimseye bedava balık pişirmiyor, unuttuk! Hazıra fazla alışmanın faturası, er ya da geç kapıya dayanır.

Şimdi biraz durup, o çatalı havada tutma vakti:

Bu balık hangi denizden çıktı? Kimin ağına takıldı? Kim temizledi, kim pişirdi? Ve en önemlisi; neden özellikle getirip bizim önümüze koydular?

Biz ne ara her davete koşan, ama hesaba hiç karışmayan o “masadan kalkmaz misafir” kıvamına geldik?

Çünkü memleket meseleleri, telefondan tek tıkla sipariş edeceğimiz hazır menülere benzemez.

Birilerinin bizim yerimize düşündüğü, bizim yerimize karar verdiği, hatta bizim yerimize sinirlendiği bir düzen kurduk. E böyle olunca da yurttaşlık, zamanla televizyon karşısında çekirdek çitleyip maç izlemeye döndü. Sonra da hep beraber şaşkın şaşkın soruyoruz:

 “Yahu biz ne ara bu hale geldik?”

Şundan dolayı olabilir mi acaba: Çok uzun zamandır sadece önümüze servis edileni tükettik.

Sormadık, araştırmadık, arkasını kurcalamadık. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı büyük marifet sandık; fikir sahibi olmadan bir tarafa körü körüne yazılmayı da “sadakat” diye yuttuk.

E, bedelini de yıllardır el birliğiyle, kuruşu kuruşuna ödüyoruz işte.

Oysa Cumhuriyet dediğin şey tam tersidir.

Cumhuriyet; önüne ne konursa “eyvallah” diyenlerin değil, “Bir dakika, bu ne?” diye sorgulayanların rejimidir. Sadece şak şak yapıp alkışlayan değil, açık açık hesap soran yurttaş ister. Kendini seyirci, memleketi sahne sananları değil; bu ortak kaderin altına elini koyan o asıl iradeyi arar.

Yani anlayacağınız demokrasi; dört yılda bir sandığa gidip, pusulaya mührü basınca biten bir tören değildir. Her gün, her sabah yeniden emek isteyen bir memleket mesaisidir.

Bugün “Tüh, yine mi böyle oldu?” dediğimiz ne varsa; suç sadece siyasetçilerin değil. Siyaseti üç beş kişinin tekeline bırakıp, geri kalan zamanda koltuğuna kurulan o bizim tatlı toplumsal konforumuzun eseri.

Memleket dediğin şey tribünden izlenmez, sahada amigoluk yapılmaz. Memlekete sahip çıkılır.

Dar gününde komşusunun kapısını çalmayan, derdini sormayan bir toplumun iradesi güçlü olmaz. Gerçeği duymak yerine, kulağına sadece hoş gelen masalları üfleyenleri dinleyen bir halkın da demokrasisi sağlam kalmaz.

Gelin, bu bayram sadece bayramlaşma merasimlerinde kalmayalım; bayramın o hakiki ruhunu, o büyük dayanışmayı hatırlayıp gerçeklerle de bir kucaklaşalım. Derdi olanın elinden tuttuğumuz, müşkülü olanın yanına koştuğumuz gibi, memleketin derdine de öyle kulak verelim.

Kırmadan, dökmeden ama eğilip bükülmeden, delikanlı gibi konuşalım. Ezberlenmiş sloganlarla değil; aklıselimle, bilimle, mantıkla yaklaşalım. Şu cep telefonlarını bir kenara bırakıp, aynı sofrada, göz göze gelerek yeniden memleket konuşabilelim.

Çünkü bu ülkeyi bir gün dara düşerse, yine televizyon karşısındaki o hazır menü sevdalıları değil; bu ülkenin bilginin ve sevginin gücüne inanan insanı ayağa kaldıracak.

Birbirine yeniden güvenmeyi, dinlemeyi ve inanmayı öğrenen o eski dostlar, yani gerçek yurttaşlar kurtaracak.

İşte bugün Cumhuriyetin en çok, hatta belki de tek ihtiyacı olan şey tam olarak budur:

Seyirci koltuğundan kalkan; akılla, bilimle ve sevgiyle bu topraklara katılan yurttaşlar.

Herkese, bireysel menfaatini kurban ettiği, “komşum açken ben yatamam, hak edenin vebaline girerek kendi evladıma bir gelecek kuramam” diyebildiği nice bayramlar dilerim…

Haydi selametle…

Yayınlama: 26.05.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.