Cümlemi tamamlayarak başlayayım söze. Kömürün karası diye diye vicdanları da kararanlara seslenecek bu yazı.
Çünkü “kömür karası değil ekmek parası” diyen binlerce işçiyi, madenciyi zan altında bırakan cümlelerden artık gına geldi!
Önce farkına varalım…
Muğla’da kömür dumanı altında yıllarını veren işçilerin elleriyle kurulmuş bir gerçeklik var: Yatağan’da, Kemerköy’de, Yeniköy’de her vardiyada sadece enerji değil, bir hayat inşa ediliyor. Kimileri için o duman “zehir”, kimileri için “ekmek kapısı.” Ama gerçek şu: Orada çalışan işçilerin suçu, toprağa bastıkları ayakkabının izinden daha derin değil!
İklim krizinden, orman katliamlarından, zehirli atıklardan söz ederken öfkemizi yönelteceğimiz adres kömürcü Mehmet değil; doğayı, yaşamı ve emeği aynı torbaya koyup pazarlayan zihniyet olmalı. Çünkü Muğla’nın dağlarını delen ekskavatörü kullanan operatör, çoğu zaman o ormanın alternatifini görememiş bir baba. O iş, onun çocuğunun okul masrafı, evin elektrik su faturası, ailesinin giderlerini karşıladığı tek kalem.
Muğla’da madenci olmak, çoğu zaman sessizce sırtlanan ağır bir kaderi, emeğin gölgesinde geçen bir hayatı anlatır. Doğanın güzelliğiyle çevrili bir coğrafyada, toprağın altına inmek; çoğu zaman yaşamak için değil, yaşatmak için mücadele etmek demektir.
Santralde çalışanlar, sabah güneş doğmadan yola çıkarlar. Karbon tozunun ciğerlere işlediği, karanlık ve rutubetli galerilere girmekten çekinmezler.Her vardiyada biraz daha yorulur ama pes etmezler. “Devlet için üretiyoruz” derler. Santral, sadece fiziksel değil, psikolojik bir dayanıklılık da ister. Bazı zamanlar mesela 2021 orman yangınlarında santralde olmak “bugün de sağ salim çıkabilecek miyim?” sorusunu bastırmak demektir. Herkesin hayatına bir düğmeyle yetişirken belki kendi çocuğunun mürüvvetine geç kalmak demektir.
Muğla’nın doğasıyla enerji üretiminin gerçekliği arasında derin bir zıtlık vardır: Üstte mavi gökyüzü, zeytin ağaçları, begonviller, altta karanlık, toz, ağır makineler…Begonvillerin kokusunda klima ile ferahlayıp, yemeğini fırında pişirip,bir tarafta televizyonda bir şey izlerken diğer yanda internette kim nerede merakına gömülmüşken, bunların hepsini sayesinde gerçekleştirdiği 52 santigrat derecede 8 saat çalışan mühendisin, işçinin ne çektiğini anlamasını herkesten beklemek zor be! Hiç düşündünüz mü salonda otururken açık kalan mutfak lambasını… Hiç farkına bile varmadan israf etmekten gocunmadığınız elektriğin nasıl ve ne şartlar altında üretildiğini? Üretenler neleri feda ederek bu katma değeri bizlere ulaştırıyor biliyor musunuz?
Santraller kapanacaksa, neden hâlâ işçilere yeni bir yol sunulmuyor? Neden alternatif eğitimler verilmiyor, güneşten, rüzgardan, sudan ekmek kazanılacak yollar açılmıyor?
Dünya değişiyor.!
Almanya, İspanya, Kanada… Kömürden çıkarken işçisini ortada bırakmıyor. Erken emeklilik hakkı, eğitim desteği, yeni sektörlere geçiş planları var. Bizdeyse ne var? Özelleştirilmiş santraller, buna sessiz kalan bakanlıklar, ne diyeceğini bilemeyen neyi savunması gerektiğinden habersiz muhalefet partileri…! Öyle öyle oturduk bu taşın üstüne…
Dostum evet, santraller bir gün kapanacak. Bu, kaçınılmaz. Ama o gün geldiğinde eğer bu işçilerin cebinde hâlâ umut değil de sadece tazminat varsa, bu ülke sadece kömürle değil, vicdanıyla da yanmış olacak.
Muğla’nın güneşi enerjiye dönüşsün. Peki! Ama o güneş, önce işçilerin alnındaki teri kurutsun. Bu topraklar hem doğayı hem emeği hak ediyor. Biz şimdi kömürü değil, geleceği konuşmalıyız. Ve o gelecek, küle dönen bir geçmişin değil, örgütlü bir adaletin üstüne kurulmalı.
Çünkü, işçiler geçimini değil, hayatlarını savunuyor.!
Sayın Muhalefet Milletvekilleri,
Muğla’da bir orman kesilirken, bir işçi ter dökerken, bir köylü feryat ederken siz sustuğunuzda ya da neyi konuşmanız gerektiğinden emin olmayınca sadece iktidar değil, adalet de sessiz kalıyor.
Evet, bu ülkenin doğası talan ediliyor. Üstelik sadece kömürle değil. Evet, kömür santralleri artık hem çevreye hem geleceğimize zarar veriyor. Ama bu gerçeği savunurken, o santrallerde yıllardır ekmeğini taştan çıkaran binlerce enerji işçisini gözden çıkarmak, hangi vicdana sığar?
Adalet sadece ağaçlar için değil, insanlar içindir de.
Sizden beklentimiz şudur:
İşçileri hedef göstermeyin, onları koruyun.
Meclis’te “adil geçiş yasası” teklif edin.
İklim için ses yükseltirken, geçimini kömürden sağlayanlara alternatifler üretin.
Akbelen’in, İkizköy’ün, Yatağan’ın sadece ağaçlarını değil; çocuklarını, emekçilerini, köylülerini de görün. Ama köylüleri seninki benimki diye ayırmadan!
Sloganlar yetmez, kağıttan okuduklarınız çözüm üretmez. Çünkü gelecek sadece çevreci olmakla değil, adil olmakla kurulabilir.
Ve unutmayın: Bugün o santralde çalışan işçi yarın rüzgar türbinini kuran teknisyen olabilir. Ama o dönüşüm siz bu adımı atmadan başlamaz.
Enerji üretimi süreklilik ister. Pat diye şartel kapatmakla devamlılık olmaz. Önce adil geçiş yöntemleri üretin!
Size düşen; sadece konuşmak değil, yasayı yazmak. Önerge sunmak. Takip etmek. Orada yaşanan yok oluşa sadece tweet atmak değil…Makamlarınızın hakkını vermek!
Eğer adaleti gerçekten savunuyorsanız, doğayı , emeği ve devletin bekasını aynı anda savunmak zorundasınız!
Maden ve enerji işçilerinin önünde saygıyla eğiliyorum. İyi ki varsınız. Siz karanın, karanlığın değil ülkenin aydınlık geleceğinin mimarlarısınız…
Haydi selametle…
