Devrin Daim Olsun Oruç Özkan…

Oruç Özkan’ı tanımadan önce adını duymuştum.

Muğla’ya adım attığım ilk günlerde kulağıma çalınan bir isimdi:

“Dürüsttür.”

“Vicdanlıdır.”

“İnsandır.”

Sonra Akyaka’da karşıma çıktı. Bir otelin işletmesini üstlenmişti, ben de  bir televizyon kanalının Muğla temsilcisiydim. İlk sohbetimizde anladım; anlatılanlar eksikmiş. Çünkü bazı insanlar anlatıldıkları gibi değildir, daha fazlasıdır.

Kurduğu her cümlede bir içtenlik, verdiği her cevapta bir sahicilik vardı. Sıfat taşımıyordu; insan taşıyordu. Unvan değil, vicdan vardı üzerinde.

Akyaka’ya her gidişimde onu aradım. Aramadığım zamanlarda o aradı. Sosyal medyadan görür, “Yakınlardasın” derdi. O şehirden onun sesini duymadan dönmedim hiç. Çünkü bazı sesler mekân değil, bağdır.

Zaman bizi sınadı. Benim işsiz kaldığım dönemler oldu. Onun işlerinde hayal kırıklıkları yaşadığı zamanlar oldu. Ama zor zamanlar insanın kim olduğunu gösterir. Oruç, sırt dönmeyi bilmezdi.

Onun için değerli olan ne makam ne mevkiiydi. O, insana bakardı.

Muğla’da tanıdığım nadir adamlardandır. Dostun kadını erkeği yoktur onun gözünde. Sadece kara gün değil, iyi gün dostudur da. Başına bir iş gelir ilk o arar. Başarını duyar, senden önce o sevinir. Derdin paylaştıkça azaldığını, sevincin paylaştıkça çoğaldığını anlatmaz; yaşatır.

“Yahu senden siyasetçi olmaz hem ben siyasetçi sevmiyim haa” derdim ne güldük bu cümleye yol arkadaşlığımız boyunca…

Ama o,

İyi bir halk siyasetçisiydi.

Fedakâr bir babaydı.

İyi bir yöneticiydi.

Ama bunların hiçbiriyle övünmedi. Çünkü onun en büyük sıfatı bunlar değildi.

Bu düzende yani liyakatin değil sadakatin makbul sayıldığı zamanlarda, hak ettiği yerlere gelemedi demek içime sinmiyor. Çünkü o bu dünyadan giderken en büyük makamla gidiyor:

Temiz bir vicdanla ve  hak helalliği alarak…

Benim arkadaşım “insan”dı.

Benim dostum “vicdan”dı.

Babacandı.

Dosttu.

Dünyanın unvanlarını dünyada bıraktı. Ardında lekesiz bir hatıra, tertemiz bir iz bırakarak…

Hiç unutmuyorum. Bir gün maden iskelesindeydik. Yağmur yeni dinmişti. Deniz iyot kokuyordu. Suda bir hareket vardı.

“Ne o sence?” diye sormuştu.

“Deniz tavşanı” demiştim.

Dakikalarca gülmüştü bana.

“Canan, deniz tavşanı da nereden çıktı?” cümlesi zor çıktı gülmekle dolu ağzından.

“Çok zıpladı oradan oraya, görmedin mi?”

“Gördüm de… konduramadım” demişti.

“Ah Oruç…

Biz de çok şeyi gördük. Ama konduramadık.” demiştim.

“Doğru” dedi.

Hayat zor bir yerden geçiyordu o günlerde ikimiz içinde. Zaten biz dert ortağıydık. Bir şeye canımız mı sıkıldı? Yediremedik mi yaşadıklarımızı? Birbirimizi arar dakikalarca anlatırdık. O gün o gülmelerin üstüne iki  damla yaş düşmüştü yere.

“Bak,” demiştim, “deniz tavşanından bize hediye.Öptü,zıpladı, güldürdü ve gitti”

“Beni yazar mısın bir gün?” dedi.

“Sen hele bir başkan ol da çekeceğin var elimden” dedim.

“Yaz be  kızım sen yeter ki yaz!” dedi.

Sonra sustuk.

Ve birlikte mırıldandık:

Ah ulan Rıza…

Sen razı, ben razı

Bu dünyadan geçerken sen ol hepimizden razı…

Oruç,  hızır oruçlarıyla göçtü bu hayattan.

Belki de en çok yakışan vakitte…

Biliyorum erken oldu diyecekler vardır ama bu dünyada ne erken vardır ne geç her şey tam zamanındadır. Olması gerektiği gibi yaşanır.

Son iletisinde yazdığı gibi yaşadı Oruç Özkan:

“Yaşamak ne güzel şey

Anlayarak, bir usta kitap gibi

Bir sevda şarkısı gibi

Bir çocuk gibi şaşarak yaşamak…”

O gerçekten şaşarak yaşadı.

Severek yaşadı.

Paylaşarak yaşadı.

“Yaşamak birer birer ve hep beraber

İpekli bir kumaş dokur gibi…”

O, o kumaşa kendi ilmeğini attı.

Sessiz, gösterişsiz ama sağlam.

İki evlat bıraktı ardında hepimize emanet…

Devrin daim olsun güzel dost.

Bir gün başka bir yerde, başka bir denizin kıyısında yeniden görüşmek üzere…

Haydi selametle…

Yayınlama: 11.02.2026
A+
A-
REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.