Gündem takibimizde olduğu üzere, son günlerde bir “tarih yazıcılığı” furyasıdır gidiyor. Koltuğa oturanın ilk işi, sanki kendisinden önce o kurumda sadece toz yığınları varmış gibi bir hava estirmek.
Kimi “Benden önce buralar hep mahrumiyetti” diyor, kimi “Eskiden buralarda liyakat ne arar?” diye söze başlıyor.
Şimdi, bir yurttaş olarak, tamamen kamu yararını gözeterek ve naçizane bir eleştiri hakkı çerçevesinde soralım:
Sizinki Hafıza Kaybı mı, Yoksa Strateji mi?
Kurumsal hafıza dediğimiz şey, bir bayrak yarışıdır. Bayrağı devralanın, bayrağı getireni “koşamıyordu zaten” diye anması, aslında o bayrağın bugüne kadar nasıl taşındığına dair bir bilgisizlik değilse, nedir? Acaba bu “yok sayma” hali, kendi başarısını devleştirmek için geçmişin üzerine bir gölge düşürme çabası mı? diye düşünmeden edemiyoruz.
Liyakat mi, Sadakat mi?
Bir kurumda “liyakatsizlik” tespiti yapılıp değişim vaat edildiğinde, o boşalan koltuklara “işinin ehli” mi oturuyor, yoksa “sözümüzden çıkmayan” mı? Eğer liyakat dediğimiz şey sadece kartvizit değişimi ise, bu durum devlet geleneğinin o meşhur “hakkaniyet” ilkesini zedelemez mi?
O Meşhur Not Defteri
Siyasetin kendine has bir takvimi olabilir; seçimden seçime işler. Ama devletin saati hiç durmaz. Vatandaşın ise, hiçbir yere kaydetmediği ama zihnine kazıdığı bir “feraset defteri” vardır. Dünü kolayca harcayanların, bugünü nasıl emanet aldığını o deftere bir bir not düşer.
Lafın özüne gelelim;
Hukuk devletinde eleştiri, sistemin sigortasıdır. Bizimki de o hesap… Kimseyi kırmak, döküp saçmak değil niyetimiz; sadece “Devlet-i Ebed Müddet” fikrinin, günlük siyasi polemiklerin çok üzerinde bir vakar gerektirdiğini hatırlatmak.
Dünü kötüleyerek bugün parlatılmaz; zira tarih, sadece bugün alkışlayanları değil, dün emek verenleri ve yarın bu emaneti nasıl devredeceğinizi de yazar.
Gönül yorgunu olduğumuzu hatırlatır, değerlerimize saygı beklediğimizi bir kez daha bu vesile ile hiç gocunmadan savunurum.
Haydi selametle…
