Pandemi dönemi, halkımızın üzerine aniden kapanan ağır bir perde gibiydi. Evlere hapsedildiğimiz o günlerde yetişkinler belirsizlik ve kaygıyla baş etmeye çalışırken, çocuklar için dış dünya tek bir noktaya sıkıştı: Ekranlar. Televizyon, tablet ve akıllı telefonlar; o dönemde çocukları oyalamak, evdeki düzeni korumak ve izolasyonun getirdiği yalnızlığı hafifletmek için adeta birer “DİJİTAL BAKICI” rolünü üstlendi. O günün şartlarında bunun önüne geçmek imkânsız gibi görünüyordu. Ancak tam da o sessiz ev hapishanesi günlerinde, kitleleri etkisi altına alan büyük bir tehlike baş gösterdi. DİJİTAL BAĞIMLILIK
İşin en acı tarafı, bu tehlikenin kimse tarafından fark edilmemiş veya edilmek istenmemiş olmasıydı.
“BİZ GÖRMDİK, ÇOCUKLARIMIZ YAŞASIN” YANILGISI
Bizler, baskının, katı kuralların ve manevi değerlerin her şeyin üzerinde tutulduğu bir neslin çocukları olarak büyüdük. Kendi çocukluğumuzda hissettiğimiz o kısıtlanmışlık duygusunu kendi evlatlarımıza yaşatmak istemedik. İyi niyet ile hareket ederek dedik ki: “Bizim çocuklarımız özgür olsun. İstediğini giysin, istediği oyunu oynasın, teknolojiden mahrum kalmasın.”
Ancak bugün yüzleşmemiz gereken sert bir gerçek var!… ÖZGÜRLÜK İLE BAŞIBOŞLUK ARASINDAKİ ÇİZGİ SİLİNDİ. Sınır koymamayı özgürlük sandık; fakat evlatlarımızı gerçek dünyadan koparıp algoritmalara teslim ettiğimizi çok geç fark ettik. Çocuklarımıza verdiğimiz o sonsuz ekran erişimi, onları özgürleştirmedi; aksine küresel yazılım şirketlerinin, dikkati KİRLİ-KARA-BEYAZ manipüle eden algoritmaların tutsağı yaptı.
TÜRKİYE KOŞULLARINDA DİJİTAL SIĞINAK
Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik gerçeklik, bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Sokakların güvenli olmaktan uzaklaşması, mahalle kültürünün yok olması, yeşil alanların azlığı ve sosyal faaliyetlerin ekonomik maliyeti; aileleri çocuklarını evde tutmaya zorluyor. Dışarıda oyun oynayamayan, sosyalleşemeyen, ekonomik ve sosyal baskıların ortasında büyüyen çocuk için akıllı telefon veya tablet artık bir eğlence aracı değil, sert gerçeklerden kaçış sığınağı haline gelmiş durumdadır. Anne babalar gün boyu geçim mücadelesi verirken, eve döndüklerinde tükenmişlik hissiyle çocuklarıyla nitelikli zaman geçirmekte zorlanıyor. Sonuç olarak ekran, hem ebeveyn için bir nefes alanı hem de çocuk için bir uyuşturucu işlevi görüyor.
GEÇ KALINMIŞ YÜZLEŞME
Gözümüzden sakındığımız, “ÖZGÜR BÜYÜSÜN” dediğimiz çocuklarımız bugün odaklanma eksikliği, sabırsızlık, gerçek hayattan kopukluk, sığ bir dil kullanımı ve duygu durum bozukluklarıyla mücadele ediyor. Manevi ve insani değerlerden uzaklaşan, saniyeler içinde tüketilen içeriklerle hazzı anlık yaşayan bir nesil yetişiyor.
Artık dijital bağımlılığı basit bir “TEKNOLOJİ KULLANIMI” sorunu olarak göremeyiz. Bu, geleceğimizi tehdit eden sosyolojik bir krizdir. Özgürlük, çocuğun eline sınırsız interneti verip köşeye çekilmek değildir; özgürlük, çocuğa gerçek dünyada sorumluluk alma, bağ kurma ve kendi iradesini yönetebilme yetisi kazandırmaktır. Eğer bugün bu sert gerçekle yüzleşip evlerimizde dijital sınırlamaları ve nitelikli iletişimi yeniden inşa etmezsek, özgür olsun diye kendi ellerimizle dijital dünyaya teslim ettiğimiz bir neslin kayboluşunu izlemek zorunda kalacağız.


