Toplumsal bir cinnet halinin tam ortasındayız. Sokaktan eve, iş yerinden adliye koridorlarına kadar zincirleme devam eden bu gerginlik, ne yazık ki artık ülkenin güvenliğini emanet ettiğimiz yapıların kendi içine de sızmış durumda. Dün akşam Muğla’da yaşanan kahredici olay, bu acı gerçeği bir kez daha yüzümüze çarptı. Bir KADES ihbarına, yani bir kadını şiddetten korumak için görev yerine giden polis memuru kardeşimiz, terörist kurşunuyla değil; bu vatanın bir diğer güvenlik mensubu, bir uzman çavuşun beylik tabancasından çıkan kurşunlarla şehit oldu.
Bu olay sadece münferit bir asayiş vakası olarak geçiştirilemez. Karşımızda duran tablo, hem güvenlik kuvvetlerinin kendi içindeki psikolojik yıpranmışlığı hem de medyanın bu tür toplumsal travmaları ele alma biçimindeki derin etik sorunları yeniden masaya yatırmamızı zorunlu kılıyor.
NAMLU TERÖRİSTLERE DEĞİL BİRBİRİMİZE DÖNDÜ
Eskiden bu ülkenin yüreği, terörle mücadele bölgelerinden gelen acı haberlerle yanardı. Kuşkusuz o acının tarifi de tamiri de yoktu. Ancak bugün geldiğimiz noktada asıl düşündürücü olan, namluların yönünün değişmesidir. Görevi vatanı ve vatandaşı korumak olan güvenlik personelin; aile içi şiddet, cinnet veya kişisel krizler neticesinde silahını meslektaşına, yani aynı safta durduğu kişiye doğrultması yapısal bir alarm zilidir.
Güvenlik personellerinin maruz kaldığı ağır çalışma şartları, mobbing, kronik stres ve psikolojik destek mekanizmalarının yetersizliği, bu tür trajedilerin zeminini hazırlamaktadır. Teröriste sıkılması gereken kurşunların, toplumun huzurunu sağlamakla görevli iki gücün arasında patlaması, profesyonel bir zafiyetin ötesinde, derin bir toplumsal yaradır.
ŞEHİT CENAZELERİ REYTİNG MALZEMESİ OLMAMALI
Mesleğin içinden gelen, yıllarca adliye ve polis muhabirliği yapmış deneyimli gazetecilerin yıllardır feryat ettiği bir diğer husus ise medyanın bu acıları sunum biçimidir. Gazetecilik, sadece “görüneni yansıtmak” değil, yansıtılanın yaratacağı toplumsal tahribatı da öngörebilmektir. Bu tahribatı bilen biri olarak ŞEHİT CENAZELERİNİN medya da yayınlanmaması gerektiğini düşünüyorum.
Bugün internet medyasının ve televizyonların yarattığı en büyük erozyon, acıyı pornografikleştirilmesidir. Şehit cenazelerinin, ailelerin o en mahrem, en kahreden yıkım anlarının çarşaf çarşaf basılması, yakın plan kameralarla o gözyaşlarının saniye saniye sömürülmesi gazetecilik başarısı değildir. Aksine: Bir annenin, bir eşin ya da bir çocuğun hayatının en kara günündeki çaresizliği, kamuoyunun “merakını” gidermek için pervasızca sergilenemez. Bu kontrolsüz ve ajite edilmiş görüntüler, toplumdaki çaresizlik ve güvensizlik hissini besler, şiddeti kanıksatır. Şiddet içerikli ve yıkıcı görsellerin bu denli fütursuzca yayılması, yaratılmak istenen kaos ve korku iklimine doğrudan su taşımaktadır.
RADİKAL KARARLAR HEMEN UYGULANMALIDIR
Muğla’da yitirdiğimiz polis kardeşimizin acısı, hepimize bir sorumluluk yüklüyor. Öncelikle, güvenlik kuvvetlerinin psikososyal takipleri, silah taşıma yetkisinin kriterleri ve meslek içi denetimler en profesyonel seviyeye çıkarılmalıdır.
İkinci ve en az onun kadar önemli adım ise medya ayağında atılmalıdır. Şehit cenazelerinin ve ailelerin kahreden görüntülerinin medyaya servis edilmesine net bir sınır getirilmelidir. Gazetecilik örgütleri ve denetleyici kurumlar, acının reytinge feda edilmesini engelleyecek katı etik kuralları hayata geçirmelidir. Cenaze törenleri medyanın bir “Görsel şölen” ya da tıklanma yarışı alanı değil; saygının, sessizliğin ve vakur bir duruşun hakim olduğu alanlar olmak zorundadır. Aksi takdirde, her olayda sadece ölenlerin ardından yas tutan ama bataklığı kurutamayan bir toplum olmaktan öteye geçemeyiz.
