İçimizdeki Çocuğa Sesleniyorum:

UTANÇ BİR NESLİN ÇIKIŞ KAPISIDIR!

Eskiden, “bu toprakların en büyük zenginliği nedir?” diye sorsalar, hiç duraksamadan “çocuklarımız” derdik. Oysa bugün, o zenginliğin üzerine koca bir yetişkin bencilliği, bitmek bilmeyen bir ekonomik hırs ve derin bir vurdumduymazlık çökmüş durumda. Biz yetişkinler, içimizdeki çocuğu o kadar hoyratça öldürdük ki; dışarıdaki çocukların gözlerinin içine bakacak mecalimiz kalmadı.

Bugünün çocukları, Anadolu bilgeliğinin o meşhur “Hamdım, piştim, yandım” sıralamasını takip edemiyorlar. Hayat onları pişmeye vakit bırakmadan, doğrudan ateşin içine atıyor. Onlar artık sadece “yanıyorlar”.

Beş yaşındaki bir çocuğun dondurmayı “pahalı bir istek” olarak kodlaması, on yaşındakinin kantin sırasındaki o sessiz yoksulluğu, on iki yaşındakinin nasır tutan elleri…

Bu, sadece bir ekonomik tablo değildir; bu, bir toplumun ahlaki iflasıdır. On dört yaşında arabeske sığınan, on beşinde ise haklı bir isyanın kıyısında dolaşan bu çocuklar, aslında bizim bıraktığımız o çürük mirasın bedelini ödüyorlar.

Mikrofon uzatıldığında, yaşından beklenmeyecek bir ağırlıkla konuşan çocukları görünce “ne kadar zeki” diyoruz ya; aslında orada alkışlanacak bir şey yok. Bir çocuk siyasetten, geçim derdinden, adaletsizlikten bu kadar iyi anlıyorsa; biz ona “çocukluğunu yaşatmayı” becerememişiz demektir. Onların bu “erken bilgeliği”, bizim en büyük utancımızdır.

Peki, bu karanlık dehlizden çıkış yok mu?

Var. Üstelik o çıkış kapısı, tam da bu duyduğumuz utancın kendisidir. “Utanç”, vicdanın son kalesidir. Eğer bu yozlaşmadan, bu liyakatsizlikten ve bu sevgisizlikten hala utanabiliyorsak, uyanışın fitili ateşlenmiş demektir.

Bu uyanışın en ön safında ise yine o “kökler” duruyor: Aile. Bir çocuğun vicdan haritasını okuldan  önce evde , ebeveynin gözlerinde çizdiğini biliyoruz. Bir öğretmen de kantinde boynu bükük kalanı sarmaladığında, liyakati sınıfın en başına oturttuğunda ve bir çocuğa sadece “çocuk olduğu için” değer verdiğinde, o büyük çürümeye karşı en güçlü barajı kurmuş oluruz.

Bugün çocuklarımıza paradan, mülkten, mevkiden çok daha acil bir borcumuz var:

“Vicdan ve Ahlak”

Eğer toplumsal değerleri bu iki sütun üzerine yeniden inşa etmeyi başarırsak; o çocuklar beş yaşında dondurmanın fiyatını değil, tadını; on yaşında sınav stresini değil, mahalle kültürünü ve  oyunu; on beş yaşında ise isyanı değil, geleceğe güvenle hayallerini konuşacaklar.

Unutmayalım; tekrar ediyorum,  çocuklara bakınca duyduğumuz o utanç, bizi ayağa kaldıracak olan tek onurlu güçtür. O kapıdan ya hep beraber geçeceğiz ya da bu karanlıkta el yordamıyla kaybolup gideceğiz.

Ve son satırların bir sorusu var:

Bugün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kurucusu aynı zamanda dünya çocuklarına bayram hediye eden tek liderin, Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün o meşhur

“Küçük Hanımlar, Küçük Beyler” hitabı ile başlayan unutulmaz sözünü hazırdan okuyanlara:

“Bu sözü bugün sizce bizler; bugünün yetişkinleri,  nasıl devam ettiriyoruz? O’nun izinden mi yoksa…?”

Sorunun yanıtı için aynada uzun uzun içinizdeki çocukla buluşmanızı ve cevabı sadece onunla paylaşmanızı dilerim.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun. İçimizdeki o kırgın çocuğun elinden tutmayı, gözlerinin içine cesurca bakabilmeyi ihmal etmediğimiz, insanın anavatanı olan çocukluğundan zamansız koparılmadığı sevgi dolu yarınlara hep birlikte gönül gönüle kavuşabilmek umuduyla…

Haydi selametle…

Yayınlama: 23.04.2026
A+
A-
REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.