Her gün gündemi takip edebilmek için onlarca haber okurum. Dün, Cavit Akgün imzalı haberi okuyunca dünya omzuma ağır bir soru bıraktı:
“Biz nasıl iyileşeceğiz?”
Haberde iki çocuk vardı.
Biri 16, biri 17 yaşındaydı. Milas’ta aynı evde büyümüş, aynı sofraya oturmuş, aynı hayata tutunmaya çalışmış iki kardeş… Ve biri diğerini hayattan kopardı.
Psikoloji kitapları der ki: Yetişkin birey, anavatanı olan çocukluktan taşınmış bir hikâyedir. Çocuğun aklına gelmeyen, bazen yetişkinin zihninde büyür. Suça sürüklenenlerin çocukluklarına bakılır ya hani…
Peki bizim çocuklar, daha yetişkin bile olmadan başka bir çocuğun canına kıyabilecek eşiği nasıl aşabiliyor?
“Yaradan dert verip derman aratmasın” derdi dedem.
Şimdi soruyorum: Derdimiz büyüdü, peki dermanımız nerede?
Haberi okurken içimde öfke değil, garip bir boşluk oluştu. Bir şey eksikti. Daha sert yasalar değil, daha ağır cezalar değil… Sanki toplum olarak temel bir vitamini kaybetmiştik.
O eksik şeyin adı sevgiydi.
Tam da bu düşünceyle karşıma bir hikâye çıktı. Masal gibi ama gerçek. İnsanı utandıran, düşündüren, iyileştiren türden.
58 yaşında, iki kolu dövmeli, iri yarı bir motorcu: Mike. Her perşembe gönüllü olarak bir çocuk hastanesine gidip hasta miniklere masal okuyor. Yıllar önce kızını kaybetmiş bir baba. Acısını sessizce taşıyanlardan.
Bir gün yedi yaşındaki Amara’nın odasına giriyor. Dördüncü evre kanser. Annesi tedavi için bırakmış, bir daha dönmemiş. Babası hiç olmamış. Doktorlar umutlu değil.
Ve o küçük kız, burnunda tüpler, gözlerinde tarifsiz bir yalnızlıkla soruyor:
“Ölene kadar babam olur musun?”
Bu soru yalnızca Mike’a değil.
Bu soru hepimize soruluyor aslında:
“Beni sevecek, bana zaman ayıracak, beni bırakmayacak biri var mı?”
Mike korkuyor. Yetersiz hissediyor. Ama yine de “evet” diyor. Geçici velayet alıyor. Hastane odası bir çocuk odasına dönüşüyor. Motorcu kulübü oyuncaklarla geliyor. Masallar perşembeden her güne yayılıyor.
Ve doktorların açıklayamadığı bir şey oluyor:
Tümörler küçülüyor. Altı ay denilen süre on sekiz aya uzuyor. Amara hastaneden yürüyerek çıkıyor.
Bugün 15 yaşında.
Hâlâ “baba” diyor.
Bu hikâyenin özeti çok basit ama çok sarsıcı:
Bir çocuk bazen ilaçtan önce ait olmayı iyileştirici bulur.
Biz bunu bir zamanlar daha iyi biliyorduk.
Adile Naşit vardı mesela; hepimize “kuzucuklarım” derdi.
Hababam Sınıfı’nda disiplin, cezadan önce şefkatle kurulurdu.
Bizimkiler’de aile içi tartışma vardı ama kopuş yoktu. Muhakkak tatlıya bağlanırdı. Küsler, bayramda kesin barışırdı.
Süper Baba’da parasızlık vardı ama olana kanaat edilirdi sevgiyle, birliktelikle muhakkak giderilirdi maddi eksiklikler.
Bugün ekranlarımızda bağırış var. Hakaret var. Güç gösterisi var. Yemek sofrasında bile herkes ağzında yemekle birbirine dalaşma peşinde. Dizilerde tuzaklar kuruluyor. Hısımdan çok hasım var.
Ama sevgi yok denecek kadar az.
Belki Milas’taki o acı haberle bu hikâye arasındaki fark tam da burada:
Biri sevgisizliğin vardığı uçurum,
diğeri sevginin açtığı mucize kapısı.
Toplumu iyileştirmek için elbette adalete, eğitime, sosyal politikalara ihtiyacımız var.
Ama onlardan önce şuna ihtiyacımız var:
Çocuklara “sen her şeyden değerlisin” diyen bir kültüre.
Diziler sevgi üzerine kurulsun.
Haberler dayanışmayı büyütsün.
Söyleşiler merhameti anlatsın.
Ve biz yeniden Adile Teyze’nin kuzucukları olalım.
Çünkü bazı yaralar kanunla kapanmaz.
Bazı boşluklar yalnızca sevgiyle dolar.
Ve bazen bir çocuğun hayatı,
bir yetişkinin “Evet, buradayım senin yanındayım” demesine bakar.
Şimdi hepimiz kendimize şunu soralım:
Çocuklarımızın gerçekten yanında mıyız?
İnsanın anavatanı olan çocukluk, toplumun değer çatısı altında büyür. Kimi rengârenk, kimi güneşsiz.
Bizim çocuklarımız hangisini hak ediyor?
Haydi selametle…
