Türklerde kadın, tarih boyunca devlet yönetiminde söz sahibi oldu. Hatun ve hakanın birlikte karar verdiği bu gelenek, Türk kadınının tarihsel gücünü gösteriyor. 8 Mart vesilesiyle geçmişe benimle birlikte bir bakış atmaya ne dersiniz?
Muhakkak lisedeki tarih bilginize yaslanıp siz de hatırlarsınız…
Bugünün dünden farkı bendeki birlikte hatırlama isteği.
Türklerde kadın olmak, tarihin derinliklerinde başlayan ve bugünlere uzanan bir hikâyedir. Bu hikâye, unuttuğumuz bazı değerlerin, eşitliğin, ortak kararın ve kadının devlet içindeki ağırlığının izlerini taşır.
Tarihimize baktığımızda Türk topluluklarında –İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar– kadın ve erkek arasında bugünkü anlamda tam eşitlikten ziyade, tamamlayıcı bir ortaklık ve karşılıklı saygı vardı. Kadın, erkeğin yarısı değil; onunla birlikte bütünün kendisiydi. Devlet yönetiminde bu en net şekilde görünür: Hakan ve Hatun birlikte anılırdı. Emirnameler, fermanlar tek başına “Hakan emrediyor ki” diye başlamazdı; “Hakan ve Hatun emrediyor ki” şeklinde yazılırdı ki geçerli olsun. Yabancı elçiler hakanın huzuruna yalnız başına çıkamazdı; sağda hakan, solda hatun otururken kabul edilirdi. Bazen hatunlar tek başlarına elçileri ağırlardı. Kurultaylarda, şölenlerde, harp meclislerinde, sulh görüşmelerinde hatun mutlaka yanlardaydı. Bu, sembolik bir jest değil; gerçek bir yetki paylaşımıydı.
Orhun Yazıtları’nda bile bu ortaklık açıkça hissedilir. Bilge Kağan, babası İlteriş Kağan’ı ve annesi İlbilge Hatun’u aynı cümlede, aynı saygıyla anar: “Tanrı onları göğün tepesinde tutup yüceltmiştir.”der. Anne ve baba, kut’un (kutsal yönetim yetkisinin) iki kaynağı olarak yan yana durur. Hatun unvanı, sadece “eş” demek değildi; imparatoriçe, devlet ortağı, bazen naip, bazen diplomat, bazen savaşçı anlamına geliyordu.
Tomris Hatun’un Pers İmparatoru Kiros’u bozguna uğratması, Mete Han’ın hatununun Çin ile ilk barış antlaşmasını imzalaması, Oğuz destanlarında yedi kızın uzun yıllar beylik yapması, Raziye Sultan’ın Delhi tahtına oturması… Bunlar istisna değil, kadının yönetme yeteneğinin doğal kabul edildiği bir geleneğin örnekleriydi. Kadın savaşır, at biner, ok atar, mülk sahibi olur, miras alır, evliliğe kendi rızasıyla girer, boşanabilir, çocuklarının velayetinde babayla eşit hakka sahip olabilirdi.
Peki ne değişti?
Zamanla, özellikle Orta Asya’dan batıya göçlerle ve komşu kültürlerin (Arap, Fars, Bizans) etkisiyle bu denge bozulmaya başladı. Hatun’un kurultaydaki yeri yavaş yavaş törensel bir gölgeye dönüştü. Kadın, devlet ortağı olmaktan çıkıp daha çok evin, ailenin içine çekildi. Tek eşlilik töresi gevşedi, kadın miras ve mülk haklarında geriledi, karar mekanizmalarından uzaklaştı. Cumhuriyetle birlikte Atatürk’ün reformlarıyla kadın yeniden seçme-seçilme, eğitim, çalışma haklarına kavuştu; ama o eski “hakan-hatun ortaklığı” ruhu, modern hayatta tam karşılık bulamadı. Bugün hâlâ “kadın-erkek eşitliği” diye tartışırken, aslında unuttuğumuz şey o ortaklık ve karşılıklı saygıydı.
Günümüzde Türk kadını olmak, o kadim değerleri hatırlamakla başlar.
Hatun’un hakanla yan yana oturduğu, kararın onsuz çıkmadığı günleri hatırlamak…
Kadın ne sadece “korunması gereken” ne de “savaş açan” olmalı; o, yarım değil, bütünün ta kendisidir.
Kararların onsuz çıkmadığı, sözünün ağırlık taşıdığı, elçilerin karşısında hakanla omuz omuza durduğu bir anlayış.
Belki de bugün en çok özlediğimiz şey budur: Hatun kabul etmezse kararın çıkmadığı o eski dengeyi, modern hayatta yeniden kurabilmek. Çünkü Türk’te kadın, tarih boyunca sadece doğuran değil; geliştiren, koruyan, yöneten, savaşan ve en önemlisi “eşit ağırlıkta” olandır.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü anısı ve hikayesi itibariyle farkındalık günüdür. Bugün Türk kadınının farkında olması gereken kendi öz geçmişidir.
Geçmişini bilmeyen geleceğini sağlıklı planlayamaz.
Ve Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi ” Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.”
Yeter ki kendi değerini oku, öğren ve bunu bildiğini gösterecek cesaretin olsun!
Haydi selametle…

