Bu ülkede sabah uyanınca önce dünyaya değil, birilerinin özel hayatına bakıyoruz.
Sınırda tatbikat var, masada anlaşma var, haritada tehdit var…
Ama biz hâlâ “kim kiminle”yi konuşuyoruz.
Sonra da neden kimse kimseye güvenmiyor diye şaşırıyoruz.
Dünya harıl harıl yarını planlıyor. Biz ise dün geceyi didikliyoruz.
Ana haberler bunu “çok önemli” diye sunuyor;
toplum da doğal olarak önceliğini oraya veriyor.
Sonra bir bakıyoruz, araştırmalar çıkıyor ve diyor ki:
“Türkiye’de insanlar birbirine güvenmiyor.”
Gerçekten mi?
Nasıl olur?
Bu yüzde 14’lük oran, Pew Research Center’ın 2025 bahar döneminde yaptığı “toplumsal güven” araştırmasından geliyor.
25 ülkede yetişkinlere basit bir soru soruluyor:
“Çoğu insana güvenilebilir mi, yoksa güvenilmez mi?”
Türkiye’de bu soruya “güvenilebilir” diyenlerin oranı sadece yüzde 14.
Yani toplumun çok büyük bir kısmı, karşısındakine temkinle bakıyor.
Bu oranla araştırmada en alt sıralarda yer alıyoruz.
İşin ilginci şu:
Kapitalizmin, bireysel çıkarın ve rekabetin sembolü sayılan ABD’de bile bu oran yüzde 55 civarında.
“Hoşgörü coğrafyası” diye anılan ülkemizde ise tablo çok daha karamsar.
Burada insanın aklına ister istemez bazı sorular geliyor.
Bize yıllarca anlatılan “insanı insan olduğu için sevmek” fikri nereye kayboldu?
Birbirimizi kendi yerimize koyma becerimizi ne zaman yitirdik?
Sınıflarda öğretilen değerler, neden sokakta karşılığını bulamıyor?
Belki sorun inançta değil.
Belki sorun niyette de değil.
Belki sorun, birlikte yaşamayı değil, sürekli tetikte olmayı öğreten bir düzende…
Çünkü ana haber bültenlerini açtığınızda şunu görüyorsunuz:
Herkes kötü.
Herkes suçlu.
Herkes birbirinin açığını kolluyor.
İyilik araya sıkıştırılıyor.
Dayanışma “insanlık ölmemiş” kuşağına hapsediliyor.
Kötülük ise ana manşet.
Böyle bir ekranda büyüyen toplumdan “birbirine güven” beklemek, biraz fazla iyimserlik olmuyor mu?
Dışarıda ülkeler birbirleriyle askeri, ekonomik ve diplomatik bağlarını güçlendiriyor.
Biz içeride aynı masaya otururken bile tedirginiz.
Aynı sokakta yaşıyoruz ama birbirimize yabancıyız.
Sonra da “neden biz olamıyoruz?” diye soruyoruz.
Oysa bu vatan sadece “benim gibi düşünenler”den ibaret değil.
Sadece senden ya da benden de değil. Oğuzhan Uğur’un hatırlattığı üzere biz,
batının efeleri, kuzeyin uşakları, güneyin yörükleri, bozkırın yiğitleri, doğunun beyleriyiz!
En azından bundan sonra biraz daha az magazin konuşsak…
Biraz daha fazla yarını dert etsek…
Biraz daha yan yana durmayı denesek…
Ne kaybederiz?
Tek derdimiz uçkur değilmiş gibi davranmayı denesek mesela.
Belki o zaman “biz” dediğimiz şey, sadece bir kelime olmaktan çıkar.
Haydi selametle…
