Saburhane bugün; yerli turistin tarih ile tanıştığı, Rodos Şövalyeleri’nden Menteşeoğulları’na uzanan geniş bir coğrafyada bırakılmış mirasın izlerini okuyabildiği, Asar Tepesi’ne eşek sırtında taşınan yabancı turistlerin fotoğraflarıyla hafızaya kazınan, yaşayan bir kültür merkezi olabilirdi.
Taş sokaklarında yalnızca estetik değil, katmanlı bir tarih var çünkü.
Antik dönemden Osmanlı’ya, beylikler çağından Cumhuriyet’e uzanan bir süreklilik…
Muğla’nın “arka mahalle” diye fısıldanan ama aslında kentin merkezî hafızasını taşıyan alanlarından biri.
Bugün Saburhane’ye baktığımızda karşımıza çıkan tablo bu potansiyelle örtüşmüyor.
Kanalizasyonu olmayan sokaklar,
gündüz sessiz, gece sahipsiz,
adı var kendi yok bir “koruma alanı”.
Saburhane neredeyse bir terkedilmişlik türküsü söylüyor. Duymak isteyene…
Oysa burası tarih boyunca görmezden gelinmiş bir yer değil, bilinçli olarak yönetilmiş bir mahalleydi. Uzun yıllar kentin resmî eğlence bölgesi olarak tanımlanması, Saburhane’yi “kontrol edilen gerçeklik” alanına koymuştu.
Yan yana aileler yaşadı, çocuklar büyüdü, esnaf kepenk açtı.
Ve bu yüzden şu cümle Saburhane’yi en doğru yerden anlatıyor:
Saburhane, Muğla’nın görmezden gelmeden yönetmeyi seçtiği, utançla değil gerçeklikle var olmuş bir mahallesidir. Peki o halde bugün neden perdeleniyor? Yeterince anlatılmıyor?
Tam da burada şu soru kaçınılmaz hale geliyor:
Saburhane dünyanın başka bir ülkesinde olsaydı ne olurdu?
İtalya’da olsaydı, Floransa ya da Bologna gibi şehirlerde, Saburhane çoktan “tarihî mahalle” ilan edilir; eğlence merkezi gerçeği örtülmez, aksine anlatının parçası olurdu. Küçük müzeler, edebiyat yürüyüşleri, mahalle arşivleri kurulurdu.
İspanya’da olsaydı, Barselona’nın eski mahallelerinde olduğu gibi, sokak yaşamı güçlendirilir; meydan kültürü, müzik, tiyatro ve yerel mutfakla Saburhane yeniden kamusal hayata katılırdı. Mahalleli yerinden edilmez, mahalleyle birlikte dönüşüm hedeflenirdi.
Almanya’da olsaydı, Hamburg’un St. Pauli semtinde olduğu gibi, önce altyapı çözülür; kanalizasyon, ruhsat, güvenlik tartışmasız bir öncelik olurdu. Mahalle meclisleriyle sosyal denge korunurdu.
Japonya’da olsaydı, Kyoto’nun Gion bölgesinde olduğu gibi, Saburhane’nin geçmişi, kültürel hafıza olarak ele alınırdı. Hristiyan Kız Okulu, kilise kalıntıları, şaraphane, hamam, Apostol Hanı, Rum ustaların elinden çıkan konutlarla, Türk mimarisinin değeri kuzulu kapılar birlikte anlatılırdı. Sessizlik, estetik ve ritüel ile korunur; mahalle bir kartpostala değil, yaşayan bir sahneye dönüşürdü.
Yani mesele coğrafya değil. Mesele tarih değil.
Mesele Saburhane’nin ne olduğu değil, bizim ona nasıl baktığımız.
Bugün yaşanan çöküş ne tarihsel bir kader ne de doğal bir süreçtir:
Plan var, proje var, koruma kararları var ama sahiplenme yok.
Şehrin 12 ay turizm hedefi var. Ancak bu hedef için ilk adıma nereden başlayacağını bilen yok ve elimizde
kâğıt üzerinde korunan, sokakta yalnız bırakılan örnek bir mahalle var. Hem de il yönetiminin hemen burnunun dibinde.
Turizm konuşuluyor,
ama altyapı konuşulmuyor.
Kültür rotaları çiziliyor,
ama o rotada yaşayan insanlar yok sayılıyor.
Hal böyle olunca insan şunu sormadan edemiyor:
Eğer bir gün Saburhane gerçekten “turistik” olursa,
orada yaşayanlar hâlâ orada olacak mı?
Yine de…
Umutsuz bir durum yoktur.
Umutsuz insan vardır. Biz, atadan tembihliyiz umudumuzu asla yitirmeyiz.
Saburhane’de bugün sessiz ama ısrarlı bir karşı çıkış filizleniyor…
Adı: Yankı Agora
Altı aydır kültür ve sanat faaliyetleriyle Muğla’da yaşayanları Saburhane’ye davet ediyor. Gelenlere ücretsiz Saburhane rehberliği yapıyor; çünkü burası sadece bakılacak bir yer değil, anlatılması gereken bir hikâye.
Adı gibi Yankı Agora…
Bu meydanda düşünmek var. Birlikte ağlamak, beraber kahkaha atmak var. Sohbet var, paylaşmak var. Bu meydanda ne ruh aç kalır , ne mide. Bak bir de bunun garantisi var.
Bir gün tiyatro sahnesi kuruluyor, ertesi gün aynı meydanda
felsefe konuşuluyor. Başka bir gün yurttan sesler korosu ile
melodiler taş duvarlara çarpıp gönlümüze düşüyor.
Şanlıurfa’dan Muğla’ya uzanan bir sanat yolculuğunun,
bir sanatseverin tadına doyulmaz hikâyeleri yankılanıyor bu avluda.
Yankı Agora’nın sahibi Mesut Budak, Saburhane için kimine göre küçük fakat çok kıymetli bir umut ışığı yakıyor.
Belki büyük bütçeler yok..
Belki görkemli projeler yok..
Boyundan büyük söylemler de yok.Yalnızca ortaya konan bir vizyon, üstlenmiş bir misyon ve bu anlamda atılmış ilk adımın cesareti var.
Özetle burada atalet değil hareket var. Saburhane, Yankı Agora ile yeniden nefes alıyor.
Bazen bir mahallenin kurtuluşu,
önce yeniden nefes almasıyla başlar.
Saburhane’nin ihtiyacı tam da bu:
Önce unuttuğu kendi sesini duymak,
sonra o sesi tarihle, kültürle, sanatla çoğaltmak.
Vee yazının en büyük vesilesi Sevgi Topuz Hanımefendi.. Sevgi dolu atölyesini, el emeklerini görmeden Saburhane’yi gördüm demeyin.
Dünya gözüyle görülecek yerler listenize mutlaka Saburhane’yi ekleyin. Pişman olmazsınız.
Haydi selametle…
