Muğla’da bir akşam yemeği.
Canlı müzik var. Ama öyle “ne çalsan oynarız” türünden değil.
Ud var.
Keman var.
Sahnede işin usta akademisyen hocalar.
Siz deyin bir Türk Sanat Müziği gecesi,
Ben diyeyim nostaljik bir kültür molası.
Yani arada hâlâ böyle yerler var, dedirten cinsten.
Yemekler geliyor. Müzik demleniyor.
Şarkılar, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu yana hep dilimize plesenk olmuş şarkılar. Duyguları hep taze.
Nezihlik hâlâ mümkünmüş diye geçiriyorum içimden.
Masalarda gençler var. Üniversite öğrencileri.
“Demek ki kültüre kıymet veren bir gençlik var” diyorum.
Ama yanılıyorum.
Gecenin sonlarına doğru gençlerin masasına üç adam geliyor.
Tipik.
Şehirli görünümlü taşralı özgüveni.
“Ne içiyorsunuz bacım?” cümlesini 30 yıl içinde sosyalleşme biçimi zannetmiş adamlar.
Sonra istek geliyor:
“Erik Dalı çalsana hoca!”
Sahnedeki udcu sustu.
Keman sustu.
Hocaların yüzünde o tanıdık ifade:
“Bu akşam da olmadı.”
Ardından Ankara havaları…
Göbek atan üniversite öğrencileri…
Mekân aniden “sanat gecesi” olmaktan çıkıp, organize halay alanına döndü.
Garsona “biz kalkalım” dedim.
O da gayet normal bir şey olmuş gibi dedi ki:
“Hanımefendi bu mekan böyle dönüyor zaten… Hocalar alıştı.
Yevmiyeden kesmiyoruz, onlar da ses etmiyor.”
O cümle var ya…
İçinde sadece bir akşam değil, bir ülke çöküyor.
Peki Ne Oluyor Burada?
Bir nesil, müziği sadece fon sanıyor.
Sanatı sadece oynanacak arka plan zannediyor.
Emeğe saygı, kişisel zevke kurban ediliyor.
Ve işin kötüsü…
Kimse garipsemiyor.
Sanatçılar alışmış.
Gençler, ortamı “eğlenceli” buluyor.
İşletmeci “mekan böyle dönüyor” diyor.
Yani herkes “oyunun” parçası.
Ama oyun artık sanatsız, ölçüsüz, kişiliksiz.
Bu Kültürle Nereye Gidiyoruz?
Sazını konuşturamayan bir udcunun ülkesinde, fikirler de susturulur.
Kemanın gölgesinde göbek atan gençlik, yarın bir gün öğretmenini de ıslıkla çağırır.
Sanatı ‘çalsana bi’ komutuyla tüketen toplum, düşünceyi de ‘geç onu’ diyerek ezer.
Bu sadece müzik değil.
Bu, bir ahlak meselesi.
Bir estetik meselesi.
Bir gelecek meselesi.
Ve çok açık söyleyeyim:
Bu kafayla çıkış yok.
Ne kültürde, ne toplumda, ne ekonomide.
Peki Ne Yapmalı?
Sanatı koruyan mekanlara sahip çıkılmalı.
Gençlerle yalnızca “ders” değil, “kültür” de konuşulmalı.
Sanatçının sahnesi, müşteri isteğiyle işgal edilememeli.
Ve biz, izleyiciler…
Gördüğümüz çürümenin parçası olmak yerine,
en azından sessiz kalmamalıyız.
Bu yazı bir şikayet değil.
Bir çağrı.
Bir uyarı.
Belki de son çıkış levhası.
Birileri hâlâ “Nasıl geçti habersiz ” çalıyor olabilir.
Ama toplum, saygısızlıkla gömülüyor. Geçmişe özlem yerine geçmişin değerlerini yaşatma çabalarını görme mevsimi gelmiş de geçiyor olmasın sakın!
Haydi selametle…
