15 Temmuz FETÖ Terör Örgütü Darbe Kalkışmasının üzerinden tam 10 yıl geçti. Dile kolay, koca bir on yıl…
Bu süreçte çok şey yazıldı, çok şey konuşuldu. Ama o karanlık gecenin öncesini, tam kırılma anını ve sonrasındaki o puslu günleri sahada, bir muhabir olarak birebir yaşayan biri olarak bugüne kadar hep sustum, işimi yaptım. Doğan Haber Ajansı (DHA) muhabiri olarak, o süreçte darbe girişimiyle ilgili yüzlerce habere imza attım. Benim Marmaris’ten geçtiğim haberler ulusal ve uluslararası medyanın manşetlerine bomba gibi düşünce, büyük kanallar, ajanslar Marmaris’e apar topar gazeteci ordusu göndermeye başladı. Üçer beşer kişi takılıp sahada boy gösterenlerin hepsini, tek başıma tabiri caizse elekten geçirdim.
Bu konuda mütevazı olmayacağım; sahada önümde kimsenin durmasına izin vermedim, vermem de. Hatta öyle ki, kendi kurumumun destek için İzmir’den gönderdiği meslektaşlarıma bile haber atlatmışlığım vardır. Saha muhabirliği refleksidir bu, sahada babamı tanımam. Cumhurbaşkanı’nın kaldığı ve yakın korumasının şehit edildiği o odanın ilk görüntüleri, o amansız çatışma anları, FETÖ’cü askerler tarafından rehin alınmama rağmen arızalı cihazlarla canımı dişime takarak yaptığım yayınlar… Askeri ve polis operasyonlarının can canlı detayları… Hepsine ilk olarak DHA imzasıyla damga vurduk.
Tabii başarı büyüdükçe, üzerimden prim yapmaya çalışan asalaklar da türedi. Sahada esamesi okunmayanlar, o gece korkudan kafasını dışarı uzatamayanlar, sonrasında kahramanlık rolü çalmak için seferber oldu. Güldüm, geçtim. Kimin ne mal olduğunu, niyetinin neye hizmet ettiğini çok iyi bildiğim için, zaten gelip de yanımda ahkam kesmeye cesaret edemediler.
İşimi layığıyla yapmanın karşılığı olarak devletin zirvesinden, farklı kurumlarından takdir belgeleri, teşekkürler aldım.(Hatta devlet erkanında bir kurumdan kargo ile teşekkür bile geldi). Bir çok şehirlerde anmalara olayları anlatmam için davet edildim. O yıllarda MİT, istihbarat, TEM ve Ankara’dan gelen özel ekipler dahil olmak üzere tam 11 farklı kuruma bilgime başvurulmak üzere çağrıldım. Devletime olan bağlılığımla, elimde ne kadar fotoğraf, video ve döküman varsa bir flash belleğe yükleyip eksiksiz teslim ettim. Hatta TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’nda da canlı tanık olarak ifademi verdim. Ama sonradan öğrendim ki o komisyon iptal edilmiş, işler çok farklı mecralara sürüklenmiş…
Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti sevdalısı bir sokak muhabiri olarak kurumlara yardımcı olmaya çalışırken, madalyonun diğer yüzünde farklı ülkelerden fonlanan, FETÖ tasmalı sözde gazetecilerin şahsıma yönelik linç ve saldırı kampanyaları tırmanışa geçti. Neden? Çünkü o gece onların kirli planlarını deşifre eden en net belgeleri ben ortaya koymuştum. Marmaris’e gelen darbeci askerlerin ifadelerinde bile beni nasıl rehin aldıklarını itiraf ettikleri o gecede; dirseklerimden, ellerimden ve kollarımdan yaralandım. Ama hiçbir zaman gidip de “Buram çizildi” diye rapor alma, basit bir çizikten gazi unvanı devşirme peşine düşmedim. Tentürdiyotla sildim, “Vatan sağ olsun” dedim, geçtim.
O gece FETÖ’cü askerler tarafından ağaçlara fırlatılıp kırılan, zarar gören teknik cihazlarım için dönemin kaymakamına gidip, “Durumum şu an elvermiyor, bana bir çare” dediğimde aldığım cevap, “Böyle bir ödeneğimiz, karşılığımız yok” oldu. Ona da eyvallah dedim.
Gel zaman git zaman, her yıl düzenlenen 15 Temmuz anma ve kutlama programlarında ne hikmetse sahneye hep o gece ortalıkta olmayanlar çıktı. Mikrofonu eline alan, kendisinin bile inanmadığı hikayeleri anlattı durdu. Olmadık insanların isimlerine kürsülerden teşekkürler yağdırıldı, plaketler havada uçuştu. Anmalarda protokol ile vatandaş arasına bariyer konuldu. Unuttular vatandaşın canını siper edip bunları kurtardıklarını. TBMM Araştırma Komisyonu’nun da usulca iptal edildiğini görünce durdum ve şöyle bir düşündüm:
“Ali, sen işini profesyonelce, ahlakınla ve şerefinle yaptın. İlahi adalete ve karmaya inan; yüreğini ferah tut, ne sitem et ne de isyan.”
Yurt dışından gelen yüzlerce medya temsilcisine röportaj verdim, gerçeğin ne olduğunu dünyaya haykırdım. Zamanla, taşlar yerine oturdukça acı bir gerçeği daha gördüm: O gece meydanlarda gövdesini siper eden, sonrasında da bu işin gerçek mücadelesini veren bazı büyüklerimin sessizce kenara çekilip, tiyatroyu izlediklerini fark ettim. Onları buldum, konuştum. Gözlerindeki o kırgın ama mağrur bakışla söyledikleri tek bir cümle vardı, aslında her şeyi özetliyordu:
“Ne olursa olsun, vatan sağ olsun…”
Evet, vatan sağ olsun. Ama hafıza da taze kalsın. Sahada ter dökenlerin hakkını, kürsülerde rol çalanlara helal etmeye niyetimiz yok.










