Bir ülkeyi işgal eden düşmanı görmek kolaydır.
Üniforması vardır. Bayrağı vardır. Silahı vardır. Nereden geldiği bellidir.
Asıl zor olan, işgalin yalnızca sınırdan gelmediğini anlamaktır.
Çünkü Kurtuluş Savaşı yalnızca cephede kazanılmadı.
Bir yanda vatanı işgal eden ordular vardı; diğer yanda işgale karşı direnen bir millet…
Ve bütün bunların arasında, Milli Mücadele’yi zayıflatmaya, Anadolu’daki direnişi kırmaya, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yürüttüğü mücadeleyi engellemeye çalışanlar da vardı.
Gazeteci Yazar Banu Avar’ın 30 Ağustos 2021 tarihli “Kurtuluş Savaşı’nda Hainler” çalışmasını izlerken insanın aklına ister istemez bu gerçek geliyor.
İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nden Sait Molla’ya, Milli Mücadele karşıtı oluşumlardan işgal güçleriyle kurulan ilişkilere kadar uzanan o dönemin hikâyesi bize şunu söylüyor:
Bir ülkenin bağımsızlık mücadelesi, yalnızca dışarıdaki düşmana karşı verilmez.
Bazen en büyük mücadele, içeride verilir.
Çünkü dışarıdaki düşman karşınızdadır.
İçerideki teslimiyet ise bazen “akıl”, “siyaset”, “milli menfaat”, hatta “barış” kılığında karşınıza çıkabilir.
İşte bu nedenle 30 Ağustos’u yalnızca bir askeri zafer olarak hatırlamak eksik kalır.
30 Ağustos; “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyebilen bir milletin, kendisi adına karar verme hakkını yeniden eline aldığı gündür.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken soru tam da budur:
Bağımsızlık yalnızca topraklarımızı korumak mıdır?
Yoksa düşüncemizi, irademizi, kurumlarımızı, hukukumuzu ve geleceğimiz hakkında kendimiz karar verme hakkımızı korumak da bağımsızlığın bir parçası mıdır?
Tarih geçmişte kalmış bir fotoğraf değildir.
Tarih, bugün nerede durduğumuzu anlamak için baktığımız aynadır.
Ben de 28 Ağustos’ta, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin davetlisi olarak Anıtkabir’deydim.
Türkiye’nin dört bir köşesinden gelen ADD üyeleriyle birlikte…
Anıtkabir ziyareti benim için yalnızca bir anı biriktirme gezisi değildir hiçbir zaman.
Bir geçmişi, bir tarihi yeniden hatırlama ve o geçmişe sahip çıkma yolculuğudur.
Bu güzel buluşmada emeği geçen herkese teşekkür ederken bir çağrımı da yinelemek istiyorum:
Düşünce kuruluşlarının ve özellikle düşünce derneklerinin ekonomik bağımsızlıkları yeniden düşünülmeli.
Çünkü ekonomik bağımsızlığı olmayan düşüncenin siyasi bağımsızlığını koruması kolay değildir.
Siyaset üstü kalabilmenin yollarından biri de kendi ayakları üzerinde durabilmektir.
Aynı mesele, toplumun düşünce ve fikir işçileri olan meslek grupları için de geçerlidir.
Ve belki de en önemlisi…
Yerimizde oturup onlardan bir haber, bir çağrı, bir davet beklememeliyiz.
Sahip çıkmak istediklerimiz için bizim de harekete geçmemiz gerekiyor.
Çünkü tarih bize çok basit bir şey öğretiyor:
Zafer madalyaları, biz uyurken kendiliğinden koşup başucumuza bırakılmıyor.
Onları hak etmek için mücadele etmek gerekiyor.
30 Ağustos’un asıl hatırlattığı da belki tam olarak budur:
Sahip çıkmadığınız bağımsızlık, savunmadığınız Cumhuriyet, uğruna mücadele etmediğiniz değerler kendiliğinden korunmuyor.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Haydi selametle…

