Ankara’da bugün haber kanalları bu cümleyi yazdı:
“38 gündür hak arayan gazi ve şehit yakınları 04.45’te polisle dağıtıldı.”
Basit bir haber cümlesi gibi görünüyor.
Oysa değil.
Bu cümlenin içinde 38 gün var.
Vatan için kaybedilmiş gençlikler var.
Bir annenin yıllarca dinmeyen evlat acısı var.
Bir gazinin bedeninde ömür boyu taşıdığı savaş var.
Kınalı ellerle askere uğurlanan 20 yaşındaki çocuklar var.
Ve bizim içimize sığmayan, boğazımıza düğümlenen koskoca bir mahcubiyet var.
Bu cümleyi dost da düşman da duymalı.
Yedi düvel duymalı.
En ağır duyan vicdan bile bu sancıyı hissetmeli.
Çünkü mesele yalnızca Ankara’da bir parkta yaşananlardan ibaret değil.
Mesele, bu ülke için bedel ödeyenlere bizim ne yaptığımız.
Ben size şimdi Rasih Abi’mi anlatacağım.
Rasih Abi şehit olduğunda ben 6 yaşındaydım.
O, daha 20 yaşındaydı.
Askerliğe gönderirken eline kına yaktık.
Davul çaldık.
Hem gururlandık hem ağladık.
“Vatan borcu ödenmez ama ertelenmez de” diyerek onu asker ocağına uğurladık.
Sonra bir gün, haberlerden öğrendik.
Dağda terörle mücadele ederken üzerlerine çığ düşmüştü.
Aylarca arandılar.
Arkalarında ne bir iz ne bir ses vardı.
Hayatta mıydı, değil miydi?
Annesi, babası, kardeşi, ailesi bunu bile bilmiyordu.
Aylar sonra yengemin, “Oğlumun bari yerini bildiğim bir mezarı olsun” diye ağladığını izledim.
Ben daha çocuktum.
Ama o annenin gözlerindeki acıyı hiç unutmadım.
Annesinin, babasının gözlerindeki o hüzün öyle ağırdı ki…
Değdiği yeri yakıyordu.
Aylar sonra dağdaki karlar çözüldü.
Rasih Abi’nin şehit olduğunu öğrendik.
Bulunduğunu öğrenince anne babası sevindi.
Bizler sevindik.
Tuhaf değil mi?
Bir evladın öldüğünü öğrenmekten değil, artık kayıp olmadığını bilmekten doğan bir sevinç…
Kaybımızın güneşe vuran yanıydı belki.
Artık acı çekmiyordu.
Güvendeydi.
Şehitti.
Evine dönüyordu.
İşte terör belası buydu.
Al kanlı bayrağın hilalinde, yıldızında bizim de gözyaşımız vardı.
O yaş, anne babasının gözlerinde onlar bu dünyadan göçene kadar hiç gitmedi.
Bize de onların vakurluğu kaldı.
Fedakârlıkları…
Dirayetleri…
Vatan sevgileri…
Ben o günden sonra ne zaman bir şehit haberi duysam Ece Yengemin, Nuri Amcamın gözleri düştü yüreğime.
Güvenpark’taki gazilerimizin ve şehit ailelerimizin haberini duyunca yine Rasih Abi geldi aklıma.
“Bugün yaşasaydı ne derdik?” diye düşündüm.
“Asker arkadaşların döndü abi…”
Ama biz ne onlara ne de dönemeyenlerin ailelerine sahip çıkabildik.
Biz uykumuzda rahat uyuyalım diye canlarını siper eden sizlerin emanetine, biz siper olamadık.
Onların istediği lüks değildi.
Güven içinde yaşayacakları, kimseye muhtaç olmayacakları huzurlu bir düzeni bile çok gördük.
İnsanca taleplerini dinlemeye zaman ayırmadık.
Meclis’te birkaç dakikalık bir düzenlemeyle görevimizi yaptığımızı düşündük.
Oysa mesele yalnızca yasa çıkarmak değildi.
Mesele, o yasayı bekleyen insanın ne istediğini gerçekten dinlemekti.
Bir gazinin, bir şehit annesinin, babasının, kardeşinin karşısına geçip:
“Anlatın. Neyi eksik yaptık?”
diyebilmekti.
Bunu yapmadık.
38 gün boyunca Güvenpark’ta beklediler.
Aralarında ağır engelli gaziler vardı.
Açlık grevini sürdüremediler.
Fenalaşanlar oldu.
Eyleme katılıp evine dönen ve ne yazık ki orada hayatını kaybeden bir gazimizi de kaybettik.
Ve bugün…
Saat 04.45’te, kaldıkları parktan polis müdahalesiyle çıkarıldılar.
Bir gece daha huzur içinde, insanca taleplerini anlatabilecekleri bir ortamı bile çok gördük.
İşte bütün bu mahcubiyetle ve sabahında daha da üzüleceğimizden habersiz aradım dün akşam Erdem Çerçioğlu’nu.
“Nasılsınız?” dedim.
Büyük bir hüzünle…
Ne duyacağımdan ürkerek.
Bir taraftan da telefonu açan o sese sarılmak, içimden geldiği gibi:
“Biz sizin sayenizde güvendeyiz.”
demek istiyordum.
Telefonun diğer ucunda öyle güçlü, öyle dirayetli bir ses vardı ki…
Titreyen sesimi durdurdu.
Gözümdeki yaşın akmasına izin vermedi.
Sanki bana:
“Biz hâlâ vatan için ayaktaysak, sizin de mücadelemize katılmanız, bizden de güçlü durmanız gerekiyor.”
diyordu.
Oysa sabah olduğunda, o 38 günlük mücadelenin bambaşka bir güne uyanacağını bilmiyorduk.
Dün akşam telefonda duyduğum o dirayetli sesin ağırlığı, sabah haberini alınca içimde daha da büyüdü.
Çünkü dün gece ben yalnızca bir gazinin sesini duymadım.
Kendi güvenliğimizi borçlu olduğumuz insanların, haklarını ararken ne kadar yalnız bırakıldığını duydum.
Çerçioğlu’nun anlattıkları da ağırdı.
“Biz eline kına yakılarak askere giden gençlerdik” dedi.
Kimilerinin kolunu, bacağını, gözünü o meydanlarda bıraktığını anlattı.
“Şimdi bir çöp gibi kenara atıldık” dedi.
Dün akşam itibarıyla 37 gündür Güvenpark’ta olduklarını anlattı.
Cumhur İttifakı’ndan bir milletvekili, bir belediye başkanı ya da bir Meclis çalışanının gelip:
“Neden buradasınız? Çıkan yasada ne eksik kaldı? Neye itiraz ediyorsunuz?”
diye sormadığını söyledi.
Oysa onlar en çok iktidarın temsilcilerini beklemişti.
Diğer siyasi partilerden gelip gidenler olmuştu.
Ama gözleri başka yerdeydi.
Kendilerini Meclis’e taşıyanlarda…
Belki de tam o anda, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bize bıraktığı o büyük direnme duygusunu hatırladım.
Zor bir durumda mücadeleyi sürdürmek başka, umutsuzluğa teslim olmak başka.
Ben dün gece umutsuzluğa teslim olmak istemedim.
Çünkü karşımda 37 gündür parkta hakkını arayan bizim gazimiz vardı.
Benim altı yaşımda kaybettiğim Rasih Abi’nin silah arkadaşlarından, aynı vatanın başka evlatlarından biri vardı.
Ve ben ona yalnızca şunu söyleyebildim:
“Sizin sayenizde güvendeyiz.”
Ben buradan siyasi kimlikleri üzerinden kimseye seslenmek istemiyorum.
Ben AK Parti, MHP ve Cumhur İttifakı’na oy veren yurttaşlara soruyorum:
38 gündür gazilerimizin ve şehit yakınlarımızın gördüğü bu karşılığa sizin gönlünüz razı mı?
Onları Meclis’e taşıyan sizsiniz.
Sizin oyunuzla oradalar.
Peki sizce, vatan için bedel ödeyen insanların taleplerini dinlemek bu kadar mı zor?
Neden gündemin sıcağında eriyip giden, birkaç haber bülteninin arasında kaybolan bizim gazimiz, bizim şehit ailemiz oluyor?
Ankara’da gazetecilik yapan arkadaşlarıma da sordum.
Onların da önemli bir kısmı yaşananlardan yeterince haberdar değildi.
Gündem o kadar hızlı değişiyor ki…
Ama bir gazinin parkta geçirdiği 38 günün bizim gündemimizde daha uzun süre kalması gerekmez mi?
Külliye’de ağırlanması gerekenler onlar değil mi?
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde komisyonlarda söz alması gerekenler onlar değil mi?
Meclis kapandı diye onların hak arayışı da mı kapanmalıydı?
Ben kendi adıma özür diliyorum.
Çünkü biz de yeterince sahip çıkamadık.
Gücümüz belki yalnızca bu kadarına yetiyor.
Bir yazıya…
Bir habere…
Bir soruya…
Ama biliyorum:
Bu özür, bu sessizlik, bu ilgisizlik açılan yaraları kapatmıyor.
Özlük haklarını iade etmiyor.
Kaybedilen canı geri getirmiyor.
Ve insanın boğazında o yumru öylece kalıyor.
İyi ki varsın şehidim.
İyi ki varsın gazim.
Sizin taşıdığınız emaneti hakkıyla taşıyamadığımız için affedin bizi.
Biz neden bu kadar yokuz…
Mani oluyor hâlimi takrire hicabım…
Haydi selametle…
