Öncelikle belirtmek gerekir, evet bugün 24 Temmuz’a üç var diyor vakit. Ancak, ben basın bayramını severim denizde kutlamayı. O nedenle bayramı bayram gibi yaşamak talebim, bu yazıyı yayına getiren ekibi de bari bugün yormamak adına bugünden yayına çıkıyoruz!
Her yıl Basın Bayramı’nı kutladığımız 24 Temmuz günü 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla sansürün kaldırılmasını anıyoruz. Ancak 117 yıl sonra geldiğimiz noktada, “sansürsüzlük” yalnızca bir tarih satırında kalmış durumda. Bugün, doğrudan sansürün yerini dolaylı baskılar, oto-sansür ve medya tekelleşmesi aldı.
1908’de sansür memurlarının gazetelerin matbaa kapısında nöbet tuttuğu günler geride kaldı, evet. Ama şimdi gazeteciler adliye koridorlarında, RTÜK kararlarında, Basın Kartı Komisyonlarında bekletiliyor. Türkiye’de basının özgür olup olmadığını anlamak için yalnızca bugünkü manşetlere değil, yazılamayanlara, yazılıp da kaldırılanlara bakmak yeterli.
Tek Sesli Medya Düzeni
Son çeyrek yüzyılda medya sahipliği yapısı ciddi şekilde değişti. Ana akım gazetelerin ve televizyonların büyük bölümü iktidara ve ana muhalefete yakın iş insanlarının eline geçti. 1990’ların sonunda farklı seslerin yer bulabildiği medya ortamı, bugün çift sesli bir koroya dönüştü. Örneğin, Sabah, A Haber, ATV gibi medya organları neredeyse hükümet bülteni gibi çalışıyor. TRT, kamu kaynaklarıyla fonlanmasına rağmen halkın tamamına değil, bir kesime hitap ediyor. KRT, NOW, Halk TV ise muhalefet bülteni olmuş durumda.
Bu çift perdeye sıkışan hal, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerini aratmayacak şekilde, alternatif görüşleri dışlamaya başladı. Bir dönemin “merkez medya”sı tamamen çöktü, yerini “ya bizdensin ya da düşmansın” anlayışı aldı.
Dezenformasyon Yasası: Yeni Nesil Sansür
2022’de çıkarılan ve kamuoyunda “Dezenformasyon Yasası” olarak bilinen düzenleme, “yanıltıcı bilgi yayma” suçunu tanımlayarak gazetecilere ve sosyal medya kullanıcılarına hapis cezası getirdi. “Yanıltıcı” olanın kim tarafından ve neye göre belirleneceği muğlaktı.
Bu uygulamalar, 1950’lerdeki “Vatan Cephesi” yayınları, 1980’lerdeki TSK denetimli TRT dönemi, hatta 1990’larda Refah Partisi’ne karşı yürütülen “psikolojik harekât” gazeteciliğini hatırlatıyor. Ama bu kez medya daha da kırılgan: çünkü baskı yalnızca devletten değil, reklam pastasından, yargıdan, hatta sosyal medya linçlerinden de geliyor.
Otosansür: Yayınlanmayan Manşetler
Bugün Türkiye’de gazeteciliğin en büyük düşmanı belki de otosansür. Özellikle büyük medya kuruluşlarında çalışan birçok gazeteci, haberini önce “yayınlanır mı” filtresinden geçiriyor. Kimi zaman bu kaygı haberin içeriğini sulandırıyor, kimi zaman ise büsbütün yayından kaldırıyor.
Yerelde bir gazete patronu için de durum bundan bağımsız değil. Kendimden örnek vereyim “Canan Hanım yazınızda şu paragraf bizim reklam anlaşmamızı baltalar” diyenin haddi hesabı yok. Yazılarımın yayınlandığı mecralarda aradığım tek kriter “medya kuruluşunun sahibinin gerçekten gazeteci olması ve yazımın gönderdiğim haliyle yayınlanması.” Başka bir kriterim de beklentim de yok!
Bir gazeteci için en büyük baskı, kendi kendine uyguladığıdır. Ne yazık ki artık birçok gazetecinin kırmızı çizgisi, etik değil, patronunun çizdiği sınır. Biz bunun sonuna kadar karşısındayız. Yanlış anlamasın kimse bu gazetecilere ya da medya mensuplarına “ nur yutun para kazanmayın kardeşim” demek de değil. “Haberini ayrı, reklamını ayrı terazide tart “demek aslında. Basit mantık gram ile kilogramı aynı ölçerde belirleyemezsin. Israr edersen terazin bozulur ki yüzde 80’in terazisi bozuk.
Bağımsız Medyanın Direnişi
Tüm bu tabloya karşın umutsuz değilim. Yerelde gazeteciliğin daha özgür olduğunu ve bunların bağımsız dijital yayınlar ile desteklenerek klasik medyanın yapamadığını yaptığına tanıklık ediyoruz. Sınırlı kaynak ve olanakla, sansürsüz ve doğrudan halka ulaşmaya çalışıyorlar. Genç kuşak artık televizyon değil, podcast dinliyor; gazeteye değil, YouTube’a, sosyal medyaya bakıyor. Bu da yeni bir medya direnişi biçimi yaratıyor.
Ama bu alanda da baskı eksik değil: bağımsız gazeteciler yani bizler akreditasyon alamıyoruz, Basın Kartı başvurularımız yıllarca askıda kalıyor, kişisel hedef göstermeler artıyor. Gün geçmiyor ki alkış çavuşları üstümüze saldırmasın! Fakat devrimin, konfor alanlarını sarstığı için dışlandığını, kabul görmediğini de biliyoruz.
Gazeteciliğin 5N1K’sı oldu bize 1N1İ ! Bununla yüzleşmeliyiz!
Bugün birçok medya kuruluşu artık “Ne oldu?” sorusunun peşinde değil. Sadece “Ne yazalım?” ve “Güçlü olan ne ister?” sorularını soruyor. Yani 5N1K’nın yerini çoktan 1N1İ aldı: “Ne yazayım ve nasıl itaat edeyim?”
Bu tabloyu tersine çevirmek, sadece gazetecilere değil, topluma da düşüyor. Çünkü haber alma hakkı, yalnızca gazetecinin görevi değil, yurttaşın yaşam hakkının bir parçasıdır.
Velhasılı Dostum,
Gün gelir, sansür gider, gerçek kalır. Algı savaşları yorulur, doğru mücadeleler kazanır.
24 Temmuz, yalnızca sansürün kalktığı gün değil, aynı zamanda özgür basın için verilen mücadelelerin simgesidir. Cumhuriyet tarihi boyunca sansürle mücadele etmiş, baskılara boyun eğmemiş onlarca gazeteciye, örneğin:
Uğur Mumcu’ya, Abdi İpekçi’ye, Musa Anter’e, Metin Göktepe’ye, Ahmet Taner Kışlalı’ya, Altan Öymen’e Türkiye’nin ilk kadın gazetecisi Selma Rıza’ya, Adalet Ağaoğlu’na, Halide Edib Adıvar’a ve daha binlercesine saygıyla selam gönderelim. Bugün onların açtığı yolda yürümek, gerçek anlamda “Basın Bayramı”nı kutlamaktır.
Eminim Türkiye’nin her yerinden siyasiler ve iş insanları yine bayram mesajı paylaşacak. Bazıları sofralarını medya mensuplarına açacaklar. Yılın 360 günü “satılık gazeteci” algısına su taşıyan bir kesimde dahil olmak üzere, yılın 5 günü basın şarkısının nakaratına eşlik etmesine her yıl olduğu gibi bu yılda vakit ayırmayacağımı ifade etmek isterim. Gazeteci cemiyetlerinin boşluğumuzu doldurmaktaki maharetini ise gülümseyerek izliyor olacağım.
Haydi selametle…
