Denetimsiz kullanım, siyasi sorumsuzluk,derelerin üstüne kurulan HES’ler…Doğayı ne kadar hoyrat kullandığımızı resmeden haberler…Türkiye gündemi, açık ara bunlardan ibaret halde senelerdir.
Defalarca konusu geçmesine ve ihtiyacı her yerden yüzümüze vurmasına rağmen Afet ve Koordinasyon Bakanlığı yok halen ülkemizde. Oysa depremi bitmez, heyelanı duyulur, tarımda don olayı gibi bilimsel uyarılara rağmen önlemsiz, tedbirsiz kaldığımız ve sonucuna yurttaşın dayandığı neler var neler!
Afet Bakanlığımız yok ama üzülmeyin Çevre ve Şehircilik Bakanlığına yeni bir misyon yükleyerek adına “İklim Değişikliğini ekledik. Özellikle açıp tek tek baktım yurtdışındaki kabinelere; Almanya, İngiltere, ABD, Rusya, Çin ve Japonya’da böyle bir bakanlık var mı? diye yok arkadaşlar…Benim baktığım ülkeler arasında tek bir yerde gördüm örneğini, nerede var biliyor musunuz? Kanada’da var. Hani şu, Alpler’den sonra oksijen oranı en yüksek bölge olarak işaret edilen Kaz Dağları’na siyanür döküp altınlarımıza göz koyan Kanada, Erzincan İliç’teki madenlerden hatırladığımız Kanada! Türkiye’nin beş misli orman alanı olan, bayrağında yaprak simgesi taşıyan ve kendi ülkesinden yaprak kopartmaya asla izni olmayan Kanada’da, İklim Değişikliği Bakanlığı var!
İnsanın aklına hemen şöyle bir soru geliyor, “iklim kanunu” dediğimiz hani, dünyanın ateşini yükseltmeme, dengesini bozmama yasası: Benim bahçemi koruyup, komşumun bahçesine siyanür dökünce böylece korunabilir bir şey mi? Dünyada iklim korunacaksa gelişmiş, gelişmemiş ya da az gelişmiş tüm ülke yönetimlerinin birlikte karar alarak ranta, doğayı talana, karbon emisyonuna ve bilimum başka ihtiyaçlara birlikte çözüm araması gerekmez mi?
Daha basit mantık düşünelim.
Hücrelerimizden birinde bir bozukluk var. Farkında değiliz ama metabolizma yavaş yavaş güç kaybediyor. Bir gün farkına varıyoruz ki 36.5 santigrat derece olması gereken ateş, sürekli 38 derecede. Düşüremiyoruz. Çünkü, bağışıklık sistemi yorulmuş,vücudu savunmakta zorlanıyor. Diğer bütün hücreler sağlıklı ama birindeki dengesizlik diğerlerine de bulaşıyor. Bu kontrol edilemediğinden vücut ısısı alarm veriyor ve yardım çığlığı atıyor. Dünya bizden, o dengesiz hücreyi bulup, dengeyi yeniden bulmak ve iyileştirmek için çaba beklerken, birileri çıkıp “beyin ve kalp hücreleri sağlam kalsın yeter” diyor. Yetinmiyor bir de “bütün hücreler beyin ve kalp için feda edilebilir” tezini savunuyor. “Ateş, o dengesiz hücreler ölürse de düşer” diyorlar. İyileştirmek yerine feda etmek! Sizce bu hasta, yaşasa bile yaşadığından memnun olur mu? Tatminsizlik, doymama ve kendini bilmeme baş göstermez mi?
Çevreciler, tarım ve hayvancılık ile ilgili STK’lar, bilim insanları hepsinin bu iklim yasasına eleştirileri bu minvalde: ” Bu yasada asıl olması gerekenler değil, durdurulması gerekenler var” diyorlar. Daha da acı tarafı; yasa koyucunun bu taslağı hazırlarken bilgilerine başvurmadığı eleştirisinin altını çiziyorlar.
Beni, iklim kanununu okuduğumda en çok düşündüren taraf ise ucu açık olan, çerçevesi net belirtilmemiş maddeler oldu.
Mesela, yeni düzenlemeyle birlikte, sera gazı emisyon izin belgesi bulunmayan işletmelere 1 milyon TL’den 10 milyon TL’ye kadar para cezası verilecek. Ozon tabakasını incelten maddeleri ithal eden ya da satanlara 2,5 milyon TL, etiketleme ve raporlama hükümlerine uymayanlara ise 120 bin TL ceza uygulanacak.
Şimdi hal böyleyse sorularım var:
Bu cezalar kimlere, nasıl uygulanacak peki? Bunu muazzam karbon yayan dev fabrikalar için düşünürsek caydırıcı olur mu olur. Ayrıca, onların bu raporları sunacak alt yapıyı kuracak güçleri var mı var. Bu onlar içinse sıkıntı yok. Fakat, bu kapsamın içine Fransa’nın yaptığı gibi orta ölçekli geliri olan çiftçiyi de dahil ediyorsa kanun koyucu ya da mahalledeki fırıncıdan da rapor beklemeye kalkarsa ne olacak?
Bu ihtimali nereden çıkarıyorum tabiki Fransa’ya kadar uzanmıyorum. Kendi ülkemde kimlerin vergi yükü çok fazla, kimler vergiden muaf diye bakmam yetiyor bu olasılığı masada bulmam için.
O nedenle diyorum ki, iklim kanununda istenen bu dönüşüm kimleri kapsayacak?
Ne kadar zamanda bu yeni hale uyum sağlanacak?
Mahalle bakkalı ile termik santral aynı kefede mi yer alacak? Aynı şekilde mi alt yapısını kurup yeni düzene ayak uydurmaları beklenecek?
Bu soruların cevabı maalesef ucu açık maddelerde yok!
Çiftçiler başta olmak üzere tarım sektöründe yer alanlar, yaşam savunucuları, sivil toplum kuruluşları ve hukukçuların bu ucu açık maddeler dolayısıyla kafaları karışık. Acabaların çok olduğu yerde boy gösteren komplo teorilerine açık hedef oluyoruz…Sonra birdenbire George Orwell’in 1984 romanına düşüyor aklımız…Düştüğü yerden kaldırmak da sizin elinizde değerli kanun koyucularımız.
Bugün ülkemizi bir helikopterle gezecek olsanız maden için, inşaat için hiç dokunulmamış bir orman bulma ihtimaline yüzde kaç veriyorsunuz?
Biz Bodrum’u konuşuyoruz çünkü Muğla’da yaşıyoruz. Bakın, imara aykırı yapılaşma çıkıyor karşımıza, sahillerimize iniyoruz halkın denize girecek kıyısı kalmamış. Alt yapı deseniz yok. Otellerin kanalizasyonları denize boşalır belirli noktalarda! Ceza sistemi gelişmemiş. Tarım arazileri hızla betonlaşıyor. Ancak artık toprak bu kadar betonu kaldırmıyor!Bunu raporlarda ifade ediyor bilim insanları. Köylünün toprağı işleyecek gücü olsa toprak satmaz ama ucuza kapatanlar ardından köylüye olmaz denileni olduranlar var. Sizler bunlarla baş edin önce!
Düşünün kabinede yer alan Turizm Bakanı bile çevresine bakmadan yeni otel yapma telaşında. Belediyelerin çevreye bakışı ise sokaklardan, verilen izinlerden, göz yumulan yapılaşmalardan belli. Böyle bir ortamda kim çevreyi koruyor , kim anlıyor şehircilikten? İklimi de tabiat anaya emanet etmedik mi hala dememek ve tum bunlara kayıtsız kalmak mümkün mü?
Lütfen kayıtsız kalmayın, iklim kanunu vatan toprağının emaneti üstümüzde olan bugünün evlatlarına, gelecekte çocuklarınız nasıl ayakta kalacak? Ne yiyecek,ne içecek? diye soruyor.
Kıymetli Beyler/Hanımlar gelin çocuklarımız büyükbaş, küçükbaş, kümes hayvanlarımızı tanıyarak büyüsün. Yapay ete maruz kalmasın. Bahçemize ne ekeceğimize, enerjimizi nasıl üretecegimize, sanayimizi nasil geliştireceğimize elin oğlu karar vermesin.
Cumhuriyet mirası vatanımız, atadan kalma üreticilerimiz , tohumumuz, toprağımız bizde kalsın.
Biz, her şeyden önce tarımı zorlayan, dışlayan değil destekleyen iklim kanunu istiyoruz. “Ata tohumundan başka tohum ekmeyin” diyen yasa istiyoruz. Türkiye’nin, dünyanın tarım deposu olduğunu bize hatırlatan yasa istiyoruz. Şehirden köye tersine göçü özendiren yasalar istiyoruz.
Çocuklarımızı toprağına barışık, atasına saygılı ve ahlaklı yetiştirebilmek için bol oksijen istiyoruz.
İklim yasasından önce çiftçi yasası istiyoruz.
Yasanın içeriğinde;
Çiftçiden ağır vergileri kaldırmak.
Köye para ve kredi sağlamak.
Köylünün ürününü geliştirme ve koruma.
Köylünün bilgi ve görüşünü yükseltmek.
Toprağı olmayan çiftçilere toprak dağıtmak mutlak surette yer almalıdır.
Ulu Önderimizin sözlerine muhakkak kulak vermeliyiz. Atatürk diyor ki:
“Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını yeni ekonomik tedbirlerle son hadde eriştirmeliyiz. Köylünün çalışmasının neticeleri ve verimleri kendi menfaati lehine son hadde çıkarmak ekonomik siyasetimizin temel ruhudur. “
Haydi selametle….
