Dünyada bizim kadar oturmayı seven bir millet var mı, gerçekten merak ediyorum.
Yabancı biri “Nerede yaşıyorsun?” diye sorar. Biz “Nerede oturuyorsunuz?” deriz.
Çünkü bizde yaşamak değil, oturmak esastır.
Hâl böyle olunca sadece omurga değil, duruş da bozuluyor.
Oturmak, bizde bir ihtiyaçtan çok statü göstergesi. Yabancı eller, üretimiyle, teknolojisiyle, icadıyla övünür; biz “Oğlum şu makamda, kızım bu makamda oturuyor” diyerek gururlanırız.
Makamda oturamayan, oturabilenlerin yanına ziyarete gider. Koltuğun ucuna ilişip bir fotoğraf çektirir, “Bakın, biz de buradaydık” dercesine.
Bizde oturmak, görünür olmanın ilk şartıdır.
Oturmak kolay da kalkmak zor. Öylesine oturduğumuz bir banktan kalkarken de hesap peşindeyiz. “Bankaya yetişeceğimde haydi bana müsaade! ” deriz kalkmadan.
Makamdan kalkmak hele daha zor iş usta! Ne desek de kalksak acaba? Durduk yere otursak da öyle sessizce kalkamayız. Bir açıklaması olmalı mutlaka! İstifa ederek mi? Affımızı dileyerek mi? Yoksa “emir büyük yerden geldi” deyip topu merkeze atarak mı kalksak? Bazen koltuk “soğumadan devredelim” diye biraz daha otururuz. “Halef geldiğine göre selefi olduk vakit tamam haydi kalkalım gari” deriz.
Çünkü bizde koltuğun sıcaklığı, aklın ölçüsüdür.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk sorumluluğu taşımayı bir görev sayarken, biz sorumluluğu değil koltuğu taşımayı marifet olarak kabul ediyoruz.
Sosyal medyada da refleks aynı. Japon poz verirken ayağını yerden kaldırıyor, enstantane peşine düşüyor biz ise hâlâ manzarası en uygun sandalyeyi arıyoruz. Bazen aramaktan bile üşenip montajla işi bitiriyoruz. -mış gibi çekip arkasını algıyla doldurduğumuz şipşaklarımız da var.
Spor bile bizde oturarak yapılır. Sandalye yogasını hepsinden çok tuttuk mesela. Gerçi hamak yogada da hamakta oturmayı öğrendik. Oldu bitti.
Bizim için ayağa kalkmak zahmetli, hareket riskli, oturmak güvenli.
Öyle bir yerdeyiz ki, arka fonda düşünce değil, döşeme rengi önemli.
Herkes oturmaya niyetliyken, ayağa kalkıp söz yükseltenlerden de pek hoşlanmayız tabii.
Çünkü oturan toplum, rahatsız edilmekten hiç haz etmez.
Hareketleri oturmakla sınırlı bir toplumun düşünce refleksi de haliyle zayıflıyor.
En fazla koltuk kapmaca oynarken ayaktayız.
Müzik durur, koltuk kapılır, herkes rahatlar. Ayakta kalan sahneyi terk eder. Çünkü bizde başarı, koltuğu kapmakla ölçülür.
Protesto mu edeceğiz? Oturma eylemi yaparız! Bak gördün mü?
Sinirlendik mi, tepki mi göstereceğiz? Yine oturuyoruz.
Ev hanımları ev oturmasına, siyasetçiler makam oturmasına, biz hep bir “oturma düzeni” içinde yaşıyoruz. Protokol önde, izliyoruz ne olursa maç olur, konser olur ne bileyim tiyatro olur. Sessizce izleriz.
Ayağa kalkmak cesaret ister; oturmaksa konfor ve güven sağlar.
Sonuçta kültürel oturuş bozukluğu sadece omurgayı değil, duruşu da etkiliyor. Kamburlaşıyoruz haberimiz olmadan.
Ayakta kalabilen az, oturmayı sürdüren çok.
Oysa tarih, oturanları değil, ayağa kalkanları yazar. Tamam da tarihte hep oturanlar da vardı sonuçta deyip konfor alanımızdan sapmıyoruz.
Biz böyleyiz şimdilerde dostum. Farkına varsak da farkında olmasak da!
Oturmak kültür, kalkmak istisna, düşünmek risk.
Ve hayat arkamızdan sessizce sürüklenirken, biz hâlâ cam kenarı koltuk rengi seçiyoruz. Maliyet mi o önemli değil, rengi parlak olsun da…
Herkese iyi oturmalar dilerim.
Haydi selametle…
