Son seçilmiş başkanlarınızdan, belediye meclis üyelerinizden razı mısınız? Bu iki soruyu, dillerinden “seçilmiş başkan” kelimesini düşürmeyenlerin, ayna karşısına geçip kendi vicdanlarına sormaları için şuraya bırakıyorum… Dipnotumuzu başlığa ortak ettiğimize göre, şimdi yazıya giriş yapalım. Bir siyasi partiyi güçlü kılan ilkeleridir, vizyonudur, halk adına üstlendiği misyondur. Demokrasi dediğin de herkesin aynı marşı radyoya eşlik eder gibi tek sesli tekrarlaması değil; korodaki çatlak seslerin bile bir harmoni oluşturabilmesidir. Peki CHP’de en son ne zaman örgüt çok sesliliğini koruyabildi? Son yıllarda koro tek sesli, şefler ise ısmarlama; hepsi şehir dışından. Son kongreleri hatırlayın… Mesela bizim Muğla’da… Hani şu dedikodusu bol ama seçeneği yok olan “tek ya da çift adaylı” örnekleri… Adaylığı son günün sabahında bir şekilde tahtadan silinen, adaylıktan el çektirilenleri; onların iddialarını, beyanlarını unuttuk mu? Unutmadık. Neden? Yurdun her köşesinde benzer hikayeleri duyduk, tekrarı çoktu da ondan. İnsan sormadan edemiyor: Örgüt mü seçti bu arkadaşları, yoksa kargoyla geldiler de kapıda teslim mi alındılar? Örgüt iradesi mi kazandı, yoksa örgüte “Hayırlı olsun, yeni başkanınız” diye kısa mesaj mı atıldı? O zaman demokrasi, o halde cumhuriyet nasıldı? Yaşıyor muydu? Yoksa güçlünün adaleti çoktan haklının önüne mi geçmişti? Ankara’dan Geldiler, Sahura Yetiştiler Mesele sadece il/ilçe kongreleri de değil. Sabah bir uyanıyorsunuz; şehre hiç uğramamış, örgütün tozunu yutmamış,seçim arefesinde aday adaylığı sürecinde adı hep flu kalmış bir isim Ankara ya da İstanbul treninden inip karşımıza dikiliyor: “Aday adaylığı pas geçtim ama ben sizin adayınızım!” diyor. Ne yapıyorsunuz? Hafif bir homurdanma ardından kabulleniş…Konu kapanıyor! Milletvekili adaylığında da aynı konu masadaydı, il başkanlığında da ve evet, hatta belediye başkan adaylığında da, meclis üyeleri seçiminde bile… Birileri hep çıktı ve örgüte, “Biz bu kişiyi getiriyoruz” dedi. Örgütte de zaman zaman kararların tabandan çok yukarıdan şekillendiği yönünde ciddi eleştiriler dile getirildi. Bunları kimler dile getirdi? Adaylıktan çekilmek zorunda kalanlar, aday adaylığı sürecini layığıyla atlatmış ama dışarıdan bir gecede tepeden inme atananları görünce isyan eden o demeç sahipleri yani örgütün ileri gelen tanınmışları…Göreve talip olup hayal kırıklığına uğrayanlar. Onlar söyledi, medya da haberini yazdı. Kaydını tuttu. Şimdi soralım tekrar: Bu arkadaşlar hakikaten seçilmiş mi oluyor, atanmış mı? “Kimi öne çıkaralım, aranızdan kim bu göreve talip?” diye fikri sorulmayan, sorulsa bile etkisi hissedilmeyen örgüt, karar alkışlanırken neden hep en ön safta yer buluyor? Seyircinin oyunun sonunu değiştirme hakkı yok ama perde kapanınca rejisör çıkıp “Bu oyunu halk yazdı” diyor. İnanması bedava, yanında soğuk su da müesseseden! Bugün gelinen noktada karar alıcıların yerelde kendi örgütlerini hiç dinlememiş olmasının etkisi var mı yok mu? Son yerel seçim başarısını kusursuz işleyen parti çarklarına bağlayanlar var bir de. Yapmayın Allah aşkına… Ortada Altılı Masa’nın mirası, halkta tavan yapmış bir değişim ve alternatif arzusu üstelik “Yeter ki bir şeyler değişsin” diye burnundan soluyan bezmiş bir seçmen kitlesi vardı. İktidara alternatif arayan seçmen, ana muhalefeti yerelde sahaya çağırdı ve dedi ki: “Göster bakalım iktidar olunca ne yapacaksın?…” Sonra ne oldu? Başarıyı kendinden bilenler bir “şımarıklık listesi” tuttu, listenin ucu gitti mahkeme salonlarına dayandı! Başarıyı doğru okuyamaz, dün yaşadıklarınızı unutursanız, yarın faturayı da yanlış adrese kesersiniz. İstanbul’u Ankara’yı Kıramadılar, Muğla’yı Çizdiler Hatırlayın; Muğla’nın 13 ilçesinde de meclis üyesi listeleri havada uçuşurken muhalifler değil, bizzat CHP’liler fısıldaşıyordu kulislerde: “Kontenjan adayı…” “İstanbul’u kıramamışlar…” “Ankara’dan rica ile gelmiş…” Bugün gelinen nokta dün halının altına süpürülen pisliklerin bugün artık odanın ortasına taşımasından ibaret. Dostlar farkına varmak lazım… Ülke yangın yeri; esnaf etiket değiştirmekten helak olmuş, gençler geleceğini bir bavula sığdırmaya çalışıyor. İktidar partisinin anketleri tarihinin en düşük seviyesinde. Ama bizim ana muhalefet dönmüş kendi göbeğini seyrediyor.. Mahkeme kararları, itirazlar, itirazın itirazına verilen cevaplar… Kimin kime, neden küstüğünü anlamak için siyaset bilimi doktorası yetmez, yanına astroloji haritası da lazım! Her şey Venüs ile Ay’ın yan yana gelişi ile mi başladı? Asıl soru şu: Baba ocağında aynı sofraya oturmayı birbirine zehir edenler, bu memlekete nasıl huzur getirecek? Kendi evindeki yangına su yerine benzinle koşanlar, ülkenin yangınını nasıl söndürecek? Sadakat mi, Biat mı? CHP’nin kurucu iradesi sorgulayan, eleştiren katılımcı yurttaştan doğmuştu; her şeye kafa sallayan biatçı marangoz çıraklarından değil! Parti içi demokrasi tartışmaları nedeniyle 38. Olağan Kurultay da yargı sürecinin konusu oldu. Sonunda da bir karara varıldı. Hala nedenler ile yüzleşmek orada dururken sonuçla kavga etmek hangi kurumu yüceltir? Ülkeye nasıl bir fayda sunar? Sadakat: Partinin iyiliği için gerektiğinde itiraz edebilmektir. Biat: İtiraz etme hakkından vazgeçmektir. CHP seçmeni , “gerçek CHP’lilik” tanımını ikinciye değil birinciye daha yakın görür. Çünkü CHP’nin tarihsel iddiası, sorgulayan yurttaş yetiştirmek üzerine kuruludur; sorgulamayan taraftar üretmek üzerine değil. Şimdilerde birileri çıkmış “Yeni parti kurarız” kulisleri fısıldıyor. Millet geçim derdindeyken siyasetçilerin yeni tabela tasarlaması hangi aklın ürünü? Çözüm, mevcut kavgayı büyütmek için yeni bir kavga çıkarmak mı? Peki bu çözüm partinin mi yoksa kişilerin mi siyasi geleceği ile ilgili? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu partisine kimse kilit vuramaz. Kimsenin böyle bir gayesi de yok. Eğer olsaydı emin olun, bugün başka şeyler konuşuyor olurduk. Bugün ihtiyaç duyulan şey cesaret; kırmadan konuşmak, korkmadan eleştirmek. Olan oldu deyip bundan sonrası için kendi içinde yüzleşmek ve duygusallığı bir yana bırakıp devlet aklı ile barışmayı bilmektir. Haa bir de mümkünse devlet ile hükümet arasındaki farkı bilmeyene öğretin bir zahmet. “Farkı yok artık” diyenlere de söyleyin: “Bu sizin yanlış ezberiniz” Hükümeti eleştirmek başka, kendi devletini yetersiz bulmak bambaşka mesele. Yoksa gün gelir, bugünden geriye sadece boşalmış bir sofra, hesabı ödemeden kalkıp gitmiş misafirler ve “mirasyediler” diye fısıldanan lanetli bir sıfat kalır geriye. Yol yakınken, sofrayı tamamen devirmeden hısım kalmayı hatırlamakta fayda var. Yahu köşe yazarına da “Öpüşün barışın babanız bir, siz kardeşsiniz” repliği yazdırmayın e mi? Diyeceğim de… Maşallah ocu bucu olmayan, ortada dimdik duran kaç kalem sağ kaldı ki şurada? Basın bile ortadan ikiye ayrıldı! Nedensiz, sorgusuz, tasasız… Aaa bak aklıma ne geldi, MUPA nasıl gidiyor? Cevapsız kalan o sorular içinizi ısıtmaya yetiyor mu? Sorularıma cevap vermek için bu kez diyorum ki; Ankara medyasını ağırlayın, şanlı şöhretli şöyle güzel tatilli konaklamalı falan. “Basın Çalıştayı” der organizasyonu yapar, faturayı da bize kestirirsiniz.. Ne dersiniz? Neyse… Yazı bitti… Haydi selametle…

