Dünya siyaset bilimi yıllardır boşuna uğraşmış. Meğer muhalefetin en etkili yöntemi iktidarı eleştirmek değilmiş.
Kendini eleştirmekmiş.
Hatta biraz daha ileri gidelim:
Kendinle kavga etmekmiş.
CHP, yıllardır çözülemeyen bir soruya nihayet cevap verdi.
“Bir siyasi parti, rakibini yenemiyorsa ne yapmalıdır?”
Cevap basit: “Rakibini içeri almalıdır.” Böylece muhalefet görevi aksamadan devam eder.Hem de yirmi dört saat kesintisiz.
Dışarıda ekonomi konuşuluyor. İçeride koltuk.
Dışarıda emekli geçinmeye çalışıyor.İçeride delege hesapları.
Dışarıda gençler gelecek arıyor.İçeride oturma düzeni.
Vatandaş hayatla mücadele ediyor.Siyasetçiler birbirleriyle.
Bu noktada CHP, dünya siyasetine yeni bir kavram kazandırdı:
Muhalefetin Muhalefeti.
Normal demokrasilerde muhalefet iktidarı denetler.
Yeni modelde ise muhalefet önce kendini tüketiyor.
Böylece iktidarın iş yükü de hafifliyor. Verimlilik açısından takdire şayan.
Aslında mesele kimin genel başkan olduğu da değil.
Çünkü dışarıdan bakan vatandaşın aklındaki soru başka:
Bu kavga sonunda hangi sorun çözülecek?
Market fiyatları mı düşecek?
Emeklinin maaşı mı yükselecek?
Gençlerin umudu mu geri gelecek?
Çiftçinin maliyeti mi azalacak?
Yoksa sadece odaların isimleri mi değişecek?
Siyasetin en tehlikeli anı, kendi gündeminin ülkenin gündemi olduğuna inandığı andır. Çünkü o noktadan sonra insanlar konuşur, toplum susar. Bugün yaşanan tam olarak budur.
Ülkenin gündemi başka.
Siyasetin gündemi başka.
Ve aradaki mesafe her geçen gün açılıyor.
Oysa kurucu partiler için hata yapmak lüks değildir. Çünkü sıradan partiler başarısız olursa tabela değişir.
Kurucu partiler başarısız olursa tarih tartışılmaya başlanır.
Bu yüzden taşıdıkları yük oy oranlarından daha ağırdır.
Onlar sadece bugünü değil, hafızayı da temsil eder. Bugün parti ayrımı gözetmeksizin sağ duyulu seçmenin üzüntüsü de bu tarihi sorumluluktandır. Sürekli hale gelen itidal çağrısı da buradan gelir.
CHP, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin partisi olduğu için yapısal olarak “sıradan bir parti” gibi davranma lüksüne sahip değildir. Onun yıpranması, sadece bir tabela partisinin erimesi değil; devletin nitelikleri, rejimin geleceği ve cumhuriyetin temel değerlerine olan inancın da sarsılması anlamına gelir. Fakat her iki tarafında bu bilince olan farkındalığında ciddi eksikler olduğu net izlenmektedir.
İşin ironik tarafı şu:
Yıllarca kutuplaşmanın zararlarından bahsedenler, şimdi kendi içlerinde iki ayrı kutup üretmiş durumda.
Adeta siyasi mitoz bölünme.
Bilim insanları incelemeli.
Bu hızla devam ederse yakında her fraksiyon kendi muhalefetini kurabilir.
Fakat bütün mizahı bir kenara bırakalım.
Çünkü işin komik olmayan kısmı daha önemli.
Bir ülkede iktidarın hata yapması tehlikelidir.
Ama ana muhalefetin kendi varlık sebebini unutmaya başlaması daha da tehlikelidir.
Çünkü demokrasi yalnızca iktidarla ayakta kalmaz.
Güçlü bir alternatifle nefes alır.
Alternatif kendi içinde boğulmaya başladığında ise kaybeden yalnızca bir parti olmaz.
Vatandaşın değişim umudu da yara alır.
Ve bütün bu gürültünün ardından geriye tek bir soru kalır:
Kim kazandı?
Genel merkez mi?
Meclis grubu mu?
Bir tarafın delegeleri mi?
Diğer tarafın listeleri mi?
Yoksa kimse mi?
Çünkü tarihin en acı derslerinden biri şudur:
Bazı kavgaların sonunda mağlup olan taraf olmaz.
Sadece yıpranan kurumlar olur.
Ve bazen insanlar seçim kaybetmez.
Kendilerine duyulan güveni kaybederler.
İşte o yenilginin rövanşı yoktur.
Haydi selametle…
