Bir ülkede bazı soruların cevabı kürsülerde verilir.
Bazılarının cevabı ise sokakta bekler.
Bazen de cevap, Güvenpark’ta günlerdir oturan, sesini duyurmaya çalışan gazilerin yüzünde durur.
Kimsenin görmek istemediği yerde.
Kimsenin duymak istemediği cümlelerle…
Şimdi gelin, bir an duralım.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kürt kimliğiyle siyaset yapan bir milletvekili, bugün Meclis Başkanvekili koltuğunda oturabiliyor.
Seçilebiliyor.
Siyaset yapabiliyor.
Partisi Meclis’te temsil edilebiliyor.
Ve bir Kürt siyasetçi, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasama organının Başkanlık Divanı’nda görev yapabiliyor.
Şimdi insan ister istemez soruyor:
Bir Kürt siyasetçi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekili olabiliyorsa, sorun gerçekten siyasal sistemin Kürt vatandaşını dışlaması mı; yoksa bize yıllardır anlatılan başka bir hikâye mi var?
Peki mesele burada bitiyor mu?
Hayır.
Çünkü aynı Meclis’in hemen yanı başında, bu ülkenin etnik köken ayrımı yapılmaksızın gazileri günlerdir Güvenpark’ta.
Oturuyorlar.
Bekliyorlar.
Seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
Yetmedi.
Açlık grevine başladılar.
İşte tam burada insanın aklına bir başka soru geliyor:
Bir vatandaşın etnik kimliği, onu bu ülkenin siyasal hayatından dışlamıyorsa; bu ülke için canını ortaya koymuş bir gazi, hakkını duyurabilmek için neden Meclis’in yanı başındaki Güvenpark’ta açlık grevi yapmak zorunda kalıyor?
İşte tam burada “eşit vatandaşlık” kavramının altını yeniden çizmek gerekiyor.
Çünkü eşitlik yalnızca kimliğinizin ne olduğuyla ilgili değildir.
Eşitlik, devletin sizin sesinizi duyup duymamasıyla da ilgilidir.
Bir Kürt vatandaş Meclis’te Başkanvekili olabiliyorsa, bunu görürüz.
Görmeliyiz. İtirazımız da yok millet olarak.
Ama aynı devletin gazisi günlerdir Meclis’in yanı başında sesini duyuramıyorsa, onu da görmemiz gerekir. İşte buna itirazımız var.
Çünkü birinin hakkını savunurken diğerinin hakkını görmezden gelmek, eşitlik değildir.
Eşitlik, herkesin hakkını aynı ciddiyetle savunabilmektir.
Şimdi gelelim “çerçeve yasa” meselesine…
Memleketin geleceğini ilgilendiren bir düzenleme konuşuluyor.
“Terörsüz Türkiye” deniyor.
Yeni bir dönemden söz ediliyor.
Yeni bir hukuk çerçevesinden söz ediliyor.
İyi.
Peki vatandaş ne düşünüyor?
Asıl mesele burada başlamıyor mu?
Çünkü bir ülkenin kaderini değiştirebilecek kadar önemli bir düzenlemenin adı “çerçeve yasa” olduğunda, vatandaşın aklına birkaç soru gelmesi kadar doğal ne olabilir?
Çerçevenin içinde ne var?
Kimin için var?
Nereye kadar uzanıyor?
Hedef nedir?
Sonunda ne olacak?
Ve en önemlisi:
Bu kararın sahibi kim?
Millet mi?
Meclis mi?
Siyasi partiler mi?
Yoksa birkaç kişinin yaptığı görüşmeler mi?
Bakın, burada “evet” diyenlere de itirazımız var.
Yasa hazırlayanlara da.
Süreci yürütenlere de.
Kimseye “Neden barış istiyorsunuz?” diye sormuyoruz.
Kim barış istemez?
Kim terörün bitmesini istemez?
Kim çocukların ölmediği bir Türkiye istemez?
Ama bir şeyin adını “barış” koyduğunuzda, o şeyin içeriğini sormaktan da vazgeçmemiz gerekmiyor.
Tam tersine…
Barış diyorsanız, daha çok soru sormalıyız.
Çünkü vatandaşın bilmediği bir hedefe vatandaş adına yürümek, demokratik siyasetin en tartışmalı tarafıdır.
“Evet” deniyor.
Neye evet?
“Çerçeve yasa” deniyor.
Hangi çerçeve?
“Yeni dönem” deniyor.
Kimin yeni dönemi?
“Terörsüz Türkiye” deniyor.
Peki terörsüz Türkiye’nin hukuki, siyasi ve toplumsal karşılığı ne?
Kimse kusura bakmasın.
Millet bunları sormaya başladığında “sürece zarar veriyorsunuz” denmemeli.
Tam tersine:
Millet soruyorsa demokrasi çalışıyor demektir.
Çünkü bu ülkenin insanı yıllardır bedel ödedi.
Askeriyle, polisiyle, öğretmeniyle, köylüsüyle, işçisiyle…
Şehidiyle.
Gazisiyle.
Annesiyle.
Evladıyla…
Dolayısıyla geleceğe ilişkin verilecek kararın da sahibi olmak istiyor.
Bu kadar büyük bir meselenin sonunda vatandaşa yalnızca sandıkta “sonucu kabul et” demek yetmez.
Vatandaşa önce “Neye karar veriyoruz?” deme hakkı verilmelidir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey tam olarak budur:
Biraz daha merak.
Biraz daha açıklık.
Biraz daha hesap sorma cesareti.
Güvenpark’taki gazinin neden hâlâ orada olduğunu merak edelim.
Meclis’te konuşulanların neden sokakta aynı açıklıkla anlatılmadığını merak edelim.
Çerçeve yasanın çerçevesinin nerede başlayıp nerede bittiğini merak edelim.
“Evet” diyenlerin neye evet dediğini merak edelim.
Yasayı hazırlayanların hangi hedefe yürüdüğünü merak edelim.
Ve belki en önemlisi…
Bu ülkenin geleceği adına karar veriliyorsa, neden o geleceğin sahibi olan millete sorulmuyor?
Çünkü mesele yalnızca Türk meselesi değil.
Yalnızca Kürt meselesi de değil.
Mesele yalnızca gazinin hakkı da değil.
Mesele şu:
Bu ülkede devlet kimin devleti?
Eğer cevap “milletin devleti” ise…
O zaman milletin de söyleyecek bir sözü olmalı.
Hem de en yüksek sesle.
Yok eğer bize yalnızca sonucu kabul etmek düşüyorsa…
O zaman kusura bakmayın.
Biz yine soracağız.
Çünkü bazen bir ülkeyi ayakta tutan şey, verilen cevaplardan çok, sorulmasına izin verilen sorulardır.
Haydi selametle…
