Bugün size dedemin bana, ben henüz 9 yaşındayken bağda ceviz ağacının altında anlattığı bir masalı yazmak istedim. Dedem, “her masal uyutmaz bazıları uyandırır” derdi. Ata ruhuna hasret ve minnetle…
Bir zamanlar, uzak ülkelerin birinde, güzel dağların ardına kurulmuş,
gür nehirlerle beslenen,
büyük ve köklü bir krallık yaşarmış.
Bu krallığın adı “İçeriden Dışarıya” imiş. Çünkü düşmanları çokmuş ama dost görünen düşmanları daha çokmuş. Halk yiğitmiş, toprağı bereketliymiş, kanaatkar ve sabırlıymış.
Ancak her bolluk, beraberinde bir sınav getirirmiş.
Bir gün krallığın kapısına bir hediye gelmiş. Koca bir tahta at. Dışı parlak, süslenmiş, üstünde altınla yazılmış şu cümle:
“Size barış, bilgi ve bolluk getirdik.”
Halk şaşırmış: Savaş mı bitti? Yoksa bu bir tuzak mı? Kimi demiş:
“Bu at bize dostluk sunuyor.”
Kimi demiş:
“Sakın inanmayın. Bu atın içi doludur.”
Kral, vezirlerine sormuş.
Vezirlerin çoğu, alkışla karar almış. Çünkü düşünmek yavaşlatır, alkış hızlandırırmış.
Ve tahta at içeri alınmış.
Gece olunca… Krallık sessizliğe bürünmüşken,
Tahta atın içinden çıkanlar başlamış dolaşmaya:
Sessiz adımlar, görünmeyen eller,kimi ilim dağıtmış gibi yapmış, kimi şifa. Ama bir şey olmuş:
Kitaplar değişmiş!
Eğitmenler, artık soru değil sadece cevap verir olmuş.
Şifahaneler, iyileştirmez ama süründürür hale gelmiş.
Nehirler akmış ama kimse doyamamış.
Herkes “özgürüz” demiş ama herkes birbirinden korkar olmuş.
Ve Halk Şunu Sormaya Başlamış:
“Biz ne zaman bu hale geldik?”
“Kim içerideydi?”
“Dışarıdan gelen düşmanlar mı, yoksa içimizde barındırdıklarımız mı?”
“Kuşatma surların dışında mıydı, yoksa aklımızda mıydı?”
İşte Tam Bu Sırada…
Eski kitaplardan birinde şu satırlar okunmuş:
“Bir halk, kendi aklını başkasının alkışına bıraktığında,
kapısını da, geleceğini de ona devretmiş olur.”
Ve yaşlı bir bilge şöyle demiş:
“Tahta atlar hep gelir.
Kimi hediyeyle, kimi sözle.
Ama en tehlikelisi, halkın sorgulamadığı attır.
Çünkü o atın gölgesi, bir nesli karartır.”
Kıssadan Hisse:
Her tahta at süslüdür.
Her süs, gerçeği örter.
Her kuşatma dışarıdan gelmez.
Her düşman yabancı değildir.
Her uyanış bir şüpheyle başlar.
Ve eğer bir gün halk, hakikati ararsa, kendi surlarını içeriden onarır.
Ve o günden sonra, krallıkta şu dua yapılır olmuş:
“Allah’ım, bize düşmanı değil;
dost kisvesindeki gafleti tanıma basireti ver.”
Masal burada bitti.
Ama içindeki gölge hâlâ birçok diyarı dolaşmakta.
Haydi selametle…
